SOSYALİST MÜCADELE İÇİN İLERİ!              

                  

 

“Çevir tarihin son yaprağını

                                  İleri… Hep ileri!

                                  Yıldızlara erişmenin zamanıdır..”

‘’Bir kavgaya gireceğinde aklın başından gider, kan beynine sıçrar, boğazında bir şeyler düğümlenir, içini bulandıran bir şeyler olur, öyle değil mi? Tam da bu. Ama tek bir kişide değil. Herkes, milyonlarca ve milyonlarca insan tek bir kişiye dönüşüyor, ezilmiş ve açlık içindeki bir deve, işte o dev artık boğazının düğümlendiğini hissediyor. Yığın, ne olup bittiğinin farkında değil ama devin tepesi attığında hepsi orada olacak.” John Steinbeck, Bitmeyen Kavga’da sınıfsal öfkeyi bu çarpıcı satırlarla anlatıyordu. 

 Sınıflı topluma geçiş ile birlikte ezen sınıflar ile ezilen sınıflar arasında ezeli ancak ebedi olmayacak bir mücadele başladı. Ve mücadele ezilenler için kurtuluşun kapısı haline geldi. Devin tepesi her dönem attı elbette, köleci dönemde adı bugüne miras kalan Spartaküs başta olmak üzere birçok köle ayaklanması meydana geldi ve bu ayaklanmalar sistematik bir şekilde bu dönem kapanana kadar sürdü. Feodal döneme geçildiğinde nasıl ki egemen sınıf, sömürü ilişkilerini devraldıysa ezilen sınıf olan köylülükte sömürüye karşı mücadele şiarını kendine yol tuttu ve bu dönemde Müntzer’ler, Bedrettin’ler, Celali’ler ve daha niceleri bir bütün olarak başkaldırdı. Günümüzden baktığımızda ezilen sınıfların onur vesikası olan bu tarih ‘ütopik’ olmaktan kurtulamasa da, çağımıza yaklaşırken birçok yorumla kendini güncelledi, birikim sürecini sağladı. Marksizm’in yani bilimsel sosyalizmin 19.yy’da doğuşuyla birlikte geçmişten günümüze gelen sınıf mücadelesi, söz ve eylemi bütünlüklü bir yöntem ile ortaya koyan bir dünya görüşü oldu. Marksizm ile birlikte artık işçi sınıfının önünde sermayeye karşı verilecek sınıf mücadelesinde gerçekçi ve ayakları üzerine oturan ihtilalci bir zemin vardır. Ve bu zemin kendini ilk olarak Paris Komünün’de göstermiştir 72 gün süren ilk proletarya diktatörlüğü deneyi ilerleyen zamanda tüm mirasını büyük Ekim Devrimi’ne armağan edecektir. Komünden Ekim’e, Ekimden günümüze süren bu mücadele işçi sınıfı ve ezilenlerin pusulasıdır! Sosyalist Mücadele İnisiyatifi olarak görevimiz sınıf mücadelesinin tarihsel birikimini olanca gücümüzle yükseltip içinden geçtiğimiz bu çetin günlerde devin tepesini attırmak için elimizden geleni yapmaktır.  

TARİHİMİZ ÜZERİNE

 Sosyalist Mücadele İnisiyatifi’nin beslendiği damar kabaca bu tarih özetidir elbette, ancak esas olarak bu toprakların kendine özgün sınıf mücadelesinin damarları yolumuzu şekillendirmektedir. Osmanlı’nın son dönemlerinde aydınların kimi yayınlarla, dönemin kısıtlı bilgisi ile yaptığı sosyalist propaganda belirli evrimler yaşayarak Selanik İşçi Fırkası, Osmanlı İştiraki Fırkası vb. oluşumlar halini almıştır. Yine aynı tarihlerde Hınçak Sosyal Demokrat Partisi, Ermeni devrimcilerinin öncülüğünde önemli bir devrimci güç haline gelmiştir. Ancak Hınçakların önemli üyeleri Madteos Sarkisyan ( Paramaz) ve 19 yoldaşının idamıyla beraber süreç içerisinde etkileri azalmıştır. Esas itibariyle Mustafa Suphi ve Ethem Nejat başta olmak üzere komünistlerin 10 Eylül 1920’de TKP’yi kurmalarıyla büyük bir adım atılmıştır. Ancak bu adımların devamı beklenirken Kemalist rejim tarafından organize bir şekilde kurucu önder komünistler Karadeniz’de katledilmişlerdir. Yeni cumhuriyet sınıf safına uygun hareket etmiş, dönem içerisinde Kemalist cumhuriyetten beklenti içinde olanlar da gerçek ile yüzleşmişlerdi. Tek parti diktatörlüğü boyunca gizlenen ve belli bir zümreye sıkışan sosyalistler yıllar sonra 1961’de aynı zamanda 61 anayasasının da getirdiği nispi demokrasi ortamıyla sahneye esas çıkışını TİP ile birlikte gerçekleştirmiştir. TİP’in her ne kadar mücadeleye olumlu katkıları bulunsa da parlamentarizme saplanmış ve devrimcilikten uzak yapısı her geçen gün gençlik tarafından sorgulanır hale gelmiş ve FKF’deki hegemonyasını yitirmiştir. FKF, MDD tezinin etkisi altına girmiştir. Ancak devam eden süre zarfında FKF, Dev-Genç ismini almıştır. Bu sadece basit bir isim değişikliği değildir. 68’in dünyada yarattığı ve Türkiye’de de yaratmaya başlayacağı devrimci dalga gençliği militan devrimci mücadele hattına doğru götürmüştür. Gençlik öncülüğünde kısa bir zaman içerisinde devrimci sıçramalar yaşanmıştır. Fransa başta olmak üzere Avrupa’da ayakta olan gençlik, Latin Amerika’daki gerilla mücadelesi ve Vietnam başta olmak üzere anti-emperyalist ulusal kurtuluş mücadelelerinden etkilenmiştir. Yalnız şunu söylemek önem arz ediyor; Türkiye’de gelişen 68 gençlik hareketi daha devrimci ve militan bir şekilde seyretmiş, çok hızlı bir şekilde devrimci yapıların oluşturulmaya başlandığı ve Dev-Genç’in mirasını THKPC, THKO, TİKKO’ya bırakacağı bir sürece girilmiştir. Önemli bir eşik olarak gördüğümüz 71 devrimci atılımı olarak adlandırdığımız devrimci eylem çizgisi TİP pasifizminden kopuşu somut anlamda ortaya koymuş, işçi sınıfının siyasal devrimci adımlarının tohumunu gerçek manada ekmiştir. 71 devrimci atılımının kaybettiği ancak büyük bir cesaret ile araladığı bu dönem ardından yeni birçok tartışma doğurmuştur.

 Bizler için dönemin devrimci örgütleri içerisinde THKP-C geleneği doğru ve özgün bir konumdadır. Özellikle Türkiye’deki kapitalist üretim ilişkilerini ele alış biçimi ve bununla ilişkili olarak işçi sınıfı vurgusu, emperyalizmin iç olgu olduğu tespiti, kesintisiz devrim perspektifi gibi tespitleri THKP-C’yi diğer devrimci yapılara nazaran bu topraklar sathında daha doğru bir pozisyona oturtmaktadır. 

71 devrimci atılımının yenilgisinden sonra dönemin sosyalist çevrelerince yapılan birçok değerlendirme olmuştur. Bunlardan biri ortaya konulan devrimci anlayışa karşı şiddeti ‘kitle’ adına reddeden, mücadeleyi düzenin makul sınırları içerisinde tarifleyen, bu tarihi tamamen silikleştirmek isteyen sağ sapma pasifizm çizgisidir. 

Bir diğer anlayış ise dönem içerisinde yenilgiye sebep olan pratik, siyasal ve ideolojik yanlışları görmezden gelerek yola devam etmek isteyen. Sosyalist hareketin esas yaşam havuzunun işçi sınıfı olduğunu görmeyen ve her türlü örgütlenmesini buna yönelik yapmayarak Marksist-Leninist mücadele yöntemlerinden uzaklaşan sol sapma çizgidir.

Ancak bizim esas olarak ele almak istediğimiz diyalektik çizgi, bu hesaplaşmaları Marksist-Leninist temelde irdeleyen ve bunun sonucunda kendini var eden, geleneğimiz olarak gördüğümüz Kurtuluş Hareketi’dir. 

Kurtuluş Hareketi’nin Yol Ayrımı

Geçmişin muhasebesini açık ve amalara sığınmadan yapmak devrimci bir sorumluluktur. Geçmişin yanlışlarından doğru dersler çıkarmak ancak geçmişi, devrimci eleştiri-özeleştiriye tabi tutmakla mümkündür. THKP-C’nin pratik, teorik, siyasal yanlışlarını eleştirerek Kurtuluş Hareketi bunu yerine getirmiştir. Öncü Savaşı, Ulusal Sorun, Kurtuluş Savaşı ve Kemalizm, Evrim-Devrim ve Devlet tahlili eleştirel bir şekilde tartışılmıştır. Bizce bu coğrafyaya özgü Marksizm-Leninizm anlayışı bu tartışmalardan doğmuştur. Sosyalist Mücadele İnisiyatifi’ni geleneğimizin bize bıraktığı devrimci mirası ve ortaya koyduğu devrimci mücadeleyi büyütmenin bir aracı kılmak üzere yola çıkıyoruz. Kurtuluş Hareketi bizler için başta Proletarya Sosyalizmine sıkı sıkıya sarılmak, bu topraklarda enternasyonalizm bayrağını elinden düşürmemek, Leninist Örgüt’ü yaratmak ve Proletarya Diktatörlüğü hedefine tereddütsüz yürümek demektir. İşçi sınıfı demektir; yani partinin gerçek manada sınıfın partisi olması, omurgasını sınıftan yana kurması ve işçi sınıfını kimliklerle eşitleyen işbirlikçi tutumlara karşı barikat örülmesi demektir. Kürt sorunu demektir; ulusların kendi kaderini tayin hakkının en candan savunucusu olmak, Kürdistan’ın sömürge olduğunu açık bir şekilde söylemektir. Kadın Sorunu demektir; yani erkek egemen sisteme karşı kadının yanında saf tutmak ve kadın sorununu ertelemeci bir mantıkla ötelemeyip tarihsel derinliğini kavramaktır. Tarihe sınıf gözüyle bakmak demektir; Kemalizm’in bir burjuva ideolojisi olduğunu ve bu ideoloji doğrultusunda kurulan cumhuriyetin emekçilerin ve ezilen halkların değil palazlandırılan zenginlerin devleti olduğunu bizim onunla sınıf düşmanı olduğumuzu söylemek demektir. Sokakta, fabrikalarda, üniversitelerde yaşamın her alanında anti-emperyalist anti-oligarşik demokratik halk devrimi yolunda devrimci mücadeleyi büyütmek demektir.  

Sosyalist Mücadele İnisiyatifi olarak tarihsel olarak sahiplendiğimiz Kurtuluş Hareketi’nin çıkışındaki teorik, politik ve örgütsel yaklaşımlarını günümüzde de hala geçerli görmekteyiz. ‘Köksüz’ olmanın övünç kaynağı olarak sunulduğu günümüzde bize yönelik oluşan ‘gelenekçi’ eleştirilerini olumlu gördüğümüzü ve bu durumdan hoşnut olduğumuzun bilinmesini isteriz. Yukarıda belirttiğimiz geçmişin birikiminin doğru görülmesinin emme basma tulumba misali her şeyi doğrulama olarak yorumlanmaması gerekmektedir. Elbette koca tarih boyunca eleştirdiğimiz, yanlış gördüğümüz hususlar var. Geçmişin devrimci doğrularının gelişen yeni bilgilerle beraber, devrimci özüne sadık kalarak var edilme sorunu da bulunmaktadır. Esas altını çizeceğimiz ve sosyalist hareketin kaçtığı yöntem budur. 12 Eylül sonrası ve özellikle 90’lı yıllar yeniyi bulma adına savrulmanın adı olmuştur. Bu dönemde çoğulculuk, sosyalist demokrasi, dayanışma, kimlik politikaları ve ekleyebileceğimiz birçok başlık adı altında sunulan, sınıf savaşını ve Leninist örgüt anlayışını ‘eski’ ve ‘monolitik’ ilan eden bu ‘yeni sosyalizm’ anlayışı bizim için Leninizm başta olmak üzere Marksist Ortodoksi ile çelişen ehlileştirilmiş bir sosyalizm anlayışıdır. Bir daha bu denli ideolojik savrulmaya düşmemek ve tutarsız birlik kapılarında ‘parti olmayan parti’ aramanın yollarını kapatmak zorunlu görevimizdir. Bunun için ideolojik, politik ve örgütsel alanda Kurtuluş Hareketi’nin çıkışındaki sınıf ve devrimci örgüt anlayışı günümüzde bizlere anahtar olacak ve yeniyi ararken yolumuzu kaybetmemizi, sağa ya da sola sapmamızı engelleyecektir.

İDEOLOJİK PUSULAMIZ ve BİR PANZEHİR OLARAK: ORTODOKS MARKSİZM  

Günümüzde bir çok sosyalist örgütün olumsuz ve statükocu olduğuna dair atıflarda bulunduğu bu kavram bizler için hiç olmadığı kadar güncel ve doğruda durmanın tarifidir. İnşaat’ta duvar ustaları duvarı örmeden önce bir ip çekerler ve duvarın hizasını yolundan sapıp sapmadığını bu ipe bakarak görürler. İşte Ortodoks Marksizm bizim örmek istediğimiz ideolojik duvarımızın rotasını çizen ve onu hizada tutan ipimizdir. Kişisel dönemlerinde farklılıklar olsa da György Lukacs’ın Ortodoks Marksizm yorumu en doğru tariftir; ‘ Ortodoks Marksizm, Marx’ın kendi araştırmalarının sonuçlarını hiç eleştirmeden kabullenmek demek sayılmaz ki, şu veya bu teze inanmak, “kutsal” bir kitabı yorumlamak demek değildir ki… Tam tersine, Ortodoksluk yalnız ve yalnız yöntem konusundadır; doğru araştırma veya sorgulama yönteminin diyalektik Marksizm’de bulunabileceği, bu yöntemin sadece onun kurucusunun anlayışı veya çizgisinde geliştirilebileceği, genişletilip derinleştirilebileceği şeklinde varılan bilimsel bir kanaattir. Bu yöntemi aşmaya ya da iyileştirmeye yönelik tüm girişimlerin işi sonunda yüzeyselleştirmeye, besbellileştirmeye ve eklektisizme vardırdıkları ve vardırmaya mahkum olacakları kanaatidir.” Sadakatimiz diyalektik ve tarihsel materyalizmedir. Sadakatimiz bu yöntemi var edip geliştiren mücadelenin ustaları Marx, Engels ve Lenin’edir. Ve sadakatimiz bu devrimci yöntemin ortaya koyduğu devrimci deneyleri sarsılmaz bir irade ile koruyan Stalin’edir.

Peki karşısında konum aldığımız bu ‘Heteredoks Marksistler’ yada daha doğru bir tanımla ‘Post Marksistler’ kimlerdir? Esasında İkinci Enternasyonel’den Frankfurt okulun’a Post-yapısalcılık’tan Laclau-Mouffe ikilisine uzanan içerisinde farklı türevlerinin olduğu, politik ve pratik zirvesini ‘Avrupa Solu’ adıyla andığımız ve hala gücünü, hegemonyasını koruyan bu revizyonist-reformist bütünlük, bugün en az kapitalist sistem kadar tehlikeli ve onun payandasıdır. Özellikle belirtmemiz gerekir ki Sovyet Sosyalizminin yenilgisi sonrası buradan beslenen saldırılar daha da fütursuzlaşmış burjuva ideologlarla yarışır hale gelmiştir. Lenin bu çizgilerin ana kaynağı sayılabilecek ikinci enternasyonalin fikirleri için ‘revizyonizm yasallığın meyvesidir’ diyordu. Tarihsel süreç içerisinde bu çizgilerin varlığı sınıf savaşını reddetmek üzere kurulu oldu. Sınıfı teoriden ve pratikten koparmak için sahte mücadele maskeleri ardından karınlarından konuştular. İçerisinde bulunduğumuz topraklarda da sesi epey güçlü olan bu çizgi ile mücadele olmazsa olmazdır.

Proletarya’dan azade bir sosyalizm bugün bizlere dayatılmaktadır. Kimlikçiliğin ve sınıf dışı her şeyin kutsandığı, farklı mücadele dinamiklerinin anlık kazancına bakarak çiğ bir pragmatizm ve yüzsüz bir popülizmin rota edinildiği bir sosyalizm bu. Geldiğimiz noktada yaratılan şey Proletarya Sosyalizmi yerine ‘Kimlik Sosyalizmi’ yada ‘Demokratik Sosyalizm’ türevlerinin politika ve örgüt anlayışıdır. İnşa edilmek istenen ve hegemonyası bugün güçlü olan Post-Marksist ideoloji ve ordan beslenen pratik kuşkusuz bir zehirdir. Bu zehirin panzehiri ise Ortodoks Marksizm’den başka bir şey değildir!

DEVRİMCİ ÖRGÜT ve DEVRİMCİ POLİTİKA

Sosyalist Mücadele İnisiyatifi bugün en ileri kızıl bayrağımız olan Leninizm’in örgüt anlayışına sıkı sıkıya bağlıdır. Olanca gücü ne ise bulunduğu her alanda rota edindiği ideolojinin çerçevesinde örgütsel formunu inşa etmeye çabalamaktadır. Bu topraklarda sözde olmasa da özde terkedilmiş Leninist örgüt anlayışı bulunmaktadır. Parti’nin veya örgütün işçi sınıfı içerisinde faaliyette bulunmasına önem gösteren kimi yapılar bunu yaparken ya işçi sınıfının siyasallaşmasını es geçip ekonomizme saplanıyor ya yüzünü ezilenlere tamamen kapatıyor yada legalizm bataklığına saplanıp sınıf düşmanının aracına karşı konumlanmıyor. Kimi yapılar ise işçi sınıfı defterini tozlu raflara fırlatıp atmış kimlik alanlarında iktidarı tehdit etmeyen ‘yeni’ faaliyetleri pekiştirmekte. Toplumsal gerçekliğe üstten ve elitist bakan, orta sınıf kavramları ile konuşan bu çizgi ise salt ‘demokrasi’ mücadelesi vermektedir. Her iki savrulma halinin ortak yanları da vardır. Bunlar; yanında güçlü olana göre konum alan, bağımsızlık nedir unutmuş, kendi abdestinden şüphe duyarak politika yapıyor olmasıdır.

Devrimci örgüt devrimci politika üretir. Devrimci politika ise devinimi ve canlılığı devrimci örgüte taşır. Yapı taşı olan devrimci kadrolar ise iradeleri ve nitelikleri ile bu bağın devamlılığının koruyucusu olurlar. Bu Karşılıklı diyalektik ilişki sosyalist harekette unutulduğu ve ‘makro politika’ hastalığına yakalanıldığı için bu savrulmanın pratik boyutunu acı bir şekilde görmekteyiz. Nicel ve nitel birikimi ne olursa olsun devrimci örgüt özne olma iddiasından uzaklaşırsa takvimsel eylemlerin etkisizliğinde boğulup bu duruma alışır hale gelen bir nesneye döner. Yaşadığımız tam da budur.

Bolşevizm’in doğuşu olarak gördüğümüz “Ne Yapmalı?” eserinde Lenin komünistlere şöyle sesleniyor; “Kaynaşmış bir grup halinde, sarp ve zorlu bir yolda, birbirimizin ellerine sıkı sıkıya sarılmış olarak ilerliyoruz. Düşman tarafından her yandan sarılmış durumdayız ve bunların ateşi altında hemen hemen hiç durmadan ilerlemek zorundayız. Özgürce benimsediğimiz bir kararla, düşmanla savaşmak amacıyla, daha başında kendimizi tek başına bir grup olarak ayırdığımız için ve uzlaşma yolu yerine savaşım yolunu seçmiş olduğumuz için, bizi suçlayan kimselerin bulunduğu yakınımızdaki bataklığa çekilmemek amacıyla birleşmiş bulunuyoruz.” Sınıf mücadelesini devrimci bir çizgide yükseltmek için Lenin’in bu sözlerine her zamankinden daha fazla kulak vermeliyiz. 

Sosyalist Mücadele İnisiyatifi olarak şunu söylüyoruz; Buraya kadar söylediğimiz sözleri anlamlı ve gerçek kılmak için meşru militan bir çizgiyle kitleyle beraber kitlenin bir adım önünde olmak zorundayız ne onun hizasında ne de ondan fersah fersah önde. İşte o zaman 15-16 Haziran’dan Cevizli tekel direnişine, anti-faşist mücadelede destanlar yazanlardan işkencelerde ser verip sır vermeyenlere, Gezi ayaklanmasından Rojava’ya ve devrimci tarihimizin nice mihenk taşlarına layık olabiliriz.

ÖZGÜRLÜK SOKAKTA KURTULUŞ KAVGADA !

YAŞASIN PROLETARYA SOSYALİZMİ!  

YAŞASIN KURTULUŞA KADAR SAVAŞ! 

Popüler