Rojava deneyimi, Ortadoğu’nun tarihsel olarak baskı, savaş ve parçalanmışlıkla şekillenmiş siyasal coğrafyası içinde ortaya çıkmış herhangi bir yerel yönetim pratiği değildir. O, yalnızca bir coğrafyada tutunmaya çalışan siyasal bir yapıdan ibaret değil; aynı zamanda uzun süredir emperyalist kuşatma içinde debelenen bölge halkları açısından yeni bir toplumsal tahayyül iddiasıdır. Bu iddia, özellikle devlet, iktidar ve ulus kavramları etrafında kurduğu mesafeyle, yerleşik siyasal formlara dönük ciddi bir sorgulamayı da beraberinde getirir. Ancak tam da bu nedenle Rojava’yı yalnızca savunulması gereken bir kazanım olarak değil, aynı zamanda tarihin akışında durduğu yeri ve yaslandığı zemini bir eleştirinin konusu olarak ele almak zorunludur. Devrimci deneyimler, eleştirildikleri ölçüde güçlenir; eleştiriden azade kılındıklarında ise kırılganlaşır.
Rojava’nın ideolojik çerçevesini belirleyen demokratik konfederalizm, klasik Marksist devlet ve iktidar teorisinden bilinçli bir kopuşu temsil eder. Kürt Ulusal Hareketi’nin (bundan sonra KUH diye devam edeceğiz) ve onun önderi Abdullah Öcalan’ın perspektifinden baktığımızda bu kopuş, devletin tarihsel olarak geçici bir sınıf aygıtı olduğu fikrini değil, devletin bizzat kendisinin bütün toplumsal kötülüklerin kaynağı olduğu varsayımını esas alır. Böylece devlet, tarihsel bir araç olmaktan çıkarak neredeyse uygarlığın “ilk günahı”na dönüşür. Toplumsal özgürleşmenin yolu, bu bakış açısında, iktidarı ele geçirmekten değil; iktidarı dağıtmaktan, merkezi siyasal yapıları dönüştürmekten değil; onları aşındırmaktan geçer.
Bu yaklaşım, ilk bakışta “özgürlükçü” bir cazibe taşıyor gibi görünüyor. Ancak meseleye daha yakından bakıldığında, sorunun devlet karşıtlığından ziyade iktidar sorununu nasıl kavradığı noktasında düğümlendiği görülür. İktidar, belirli sınıflar arasındaki maddi ilişkilerden koparıldığında, ona karşı geliştirilen siyasal hat da kaçınılmaz olarak muğlaklaşır. Demokratik konfederalizm, sınıf ilişkilerinin varlığını bütünüyle reddetmez; üretim, emek ve mülkiyet ilişkileri hâlâ mevcuttur. Ancak bu ilişkiler, açık bir sınıf antagonizması olarak değil, yan yana var olan toplumsal kesitler biçiminde ele alınır. Çelişki vardır, fakat karşıtlık bastırılmıştır; gerilim kabul edilir, fakat kopuş reddedilir.
Bu noktada kimlik mücadeleleri meselesine özellikle eğilmek gerekir. Yakın zamanda A. Öcalan’ın PKK’ye gönderdiği mektupta “Tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil, bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir.” demişti. Geçmişte de kimi yazılarında ve mektuplarında Marksizm’in sınıf indirgemeci olduğu ve demokrasi sorunlarına dair yetersiz kaldığını anlatmıştı. Buradan da Marx’ı aşmak gibi bir varsayıma çıkmıştı Öcalan. Bu yaklaşım demokrasi sorunlarını ya da kimlik mücadelelerini sınıf mücadelesinin alternatifi olarak değil, onun önüne geçen bir siyasal zemin olarak konumlandırır. Oysa kimlik mücadeleleri, tarihsel olarak sınıfsal ilişkilerden bütünüyle kopuk değildir. Ulusal, etnik ya da cinsiyet temelli baskılar, çoğu zaman üretim ilişkileriyle iç içe geçerek yeniden üretilir. Sorun, kimlik mücadelelerinin varlığı değil; bu mücadelelerin sistemle kurduğu ilişki biçimidir. Kimlik siyaseti, eğer sınıfsal antagonizma ile bağını koparırsa, düzenle uzlaşabilir hale gelir. Baskının biçimleri teşhir edilirken, baskıyı sürekli yeniden üreten maddi yapı sorgulanmadan bırakılır.
Bu nedenle mesele, “kimlik mi sınıf mı” gibi basit bir karşıtlık veya özne arayışı değildir. Asıl sorun, kimlik mücadelelerinin, kapitalist üretim ilişkileriyle ve sınıfsal iktidar yapılarıyla nasıl ilişkilendirildiğidir.
Abdullah Öcalan’ın metinlerinde belirginleşen teorik yönelim de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Öcalan, tarihsel süreci esas olarak uygarlık karşıtlığı üzerinden okur; devlet, bu anlatıda sınıfsal bir aygıt olmaktan çok, tahakkümün tarihsel sürekliliğinin sembolü haline gelir. Ulus-devlet, modern çağın bütün baskı biçimlerinin taşıyıcısı olarak sunulur. Bu anlatı, güçlü bir eleştirel sezgi barındırsa da tarihsel materyalist zeminden uzaklaştığı ölçüde sorunlu hale gelir. Çünkü sömürünün kaynağı, devlet biçimlerinin kendisinde değil; bu biçimlerin hangi sınıf çıkarlarına hizmet ettiğinde yatar.
Bu noktada dikkat çekici olan, Öcalan’ın geliştirdiği bu fikirlerin tarihsel olarak bütünüyle yeni olmamasıdır. Devlet karşıtı, adem-i merkeziyetçi, otonomcu yapılar, yerel topluluklara dayanan ve iktidarı dağıtarak özgürleşme vaat eden düşünceler, farklı tarihsel dönemlerde de ortaya çıkmıştır. Bu düşünceler kimi zaman feodal çözülme dönemlerinde, kimi zaman kapitalizmin kriz anlarında yeniden canlanmıştır. Ortak özellikleri ise, sınıf iktidarını doğrudan hedef almak yerine, siyasal biçimlere odaklanmalarıdır. Bu durum, demokratik konfederalizmin de tarihsel bir eğilimin güncel bir varyantı olarak okunmasını mümkün kılar.
Ulus-devlet eleştirisi de burada kritik bir eşiktir. Ulus-devlet, tarihsel olarak burjuvazinin siyasal örgütlenme biçimiyle özdeşleşmiştir; ancak bu, devletin yalnızca burjuva bir karaktere sahip olabileceği anlamına gelmez. Devletin sınıfsal niteliği, onun biçiminden değil, hangi sınıfın çıkarlarını örgütlediğinden anlaşılır. Bu temel ayrım KUH tarafından ya görülmüyor (ki böyle olduğunu düşünmüyoruz) ya da özel olarak görmezden geliniyor. Yine ANF’de Fırat Dicle’nin “Rojava sosyalizmin son durağı, demokratik sosyalizmin ilk adımıdır” başlıklı yazısında Sovyetler Birliği, ulus-devlet eleştirisine tutulmuş, proletarya diktatörlüğü herhangi bir burjuva ulus-devletine indirgenmiş hatta bu hatalı okuma SSCB’yi faşizme Stalin’i ise bu biçimin diktatörü ilan etmeye kadar götürmüştü. Burjuva diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğünü aynı “otorite” kavramı altında eşitlemek, bu temel ayrımı görünmez kılar. Biri azınlığın çoğunluk üzerindeki tahakkümünü, diğeri ise çoğunluğun eski egemen sınıflar üzerindeki siyasal hâkimiyetini ifade eder. Aynı araç, farklı ellerde farklı bir tarihsel işlev görür.
Rojava deneyimi, bu ayrımı bilinçli biçimde askıya alır. Devleti dönüştürmek yerine devletsizliği hedeflemek, iktidarı ele geçirmek yerine iktidarı dağıtmak, kısa vadede esneklik sağlasa da uzun vadede ciddi bir kırılganlık yaratır. Emperyalizm çağında, siyasal iktidarı almayan hiçbir toplumsal dönüşüm kalıcı olamaz. Kapitalist sistem, yalnızca ekonomik ilişkilerden ibaret değildir; askeri, siyasal ve ideolojik zor mekanizmalarıyla kendisini yeniden üretir. Bu mekanizmalar karşısında devletsizlik, çoğu zaman “özgürlükçü olmaktan” çok savunmasız olmak anlamına gelir.
Tam da bu noktada KUH tarafından sosyalizmin son durağı diye tariflenen Rojava deneyimi ile sosyalizmin tarihsel deneyimleri arasındaki gerilim görünür hale gelir. Sosyalist hareketin tarihsel olarak karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri, devrimin belirli bir coğrafyada tutunup tutunamayacağı meselesi olmuştur. Dünya ölçeğinde bir dönüşüm hedefi, somut bir siyasal iktidar olmadan ilerleyemez. Rojava’da ortaya çıkan yapı, ulus-devlet formunu reddederken, fiilen belirli bir coğrafyada siyasal bir düzen kurmaktadır. Ancak bu düzen, kendisini bir sınıf iktidarı olarak tanımlamaktan bilinçli biçimde kaçınır. Böylece ortaya bir tür “iktidarsız iktidar” paradoksu çıkar. Bu reddiye başta bakıldığında ulus-devlet kavramı üzerinden yürütüldüğü için haklı gibi görünebilir ancak yukarıda belirttiğimiz üzere ulus-devlet aygıtının hangi hâkim sınıf elinde olduğu kritiktir. Burada KUH ulus-devlet reddiyesine giderken biliyoruz ki burjuva ulus-devletini değil (ideolojik olarak) sosyalist devleti, işçi sınıfı diktatörlüğünü reddetmektedir. Bunu açıkça ortaya koymak gerekir. Burjuva ulus-devleti tartışmamıza gerek bile yoktur herhalde. Ancak bugün dünyada kapitalist üretim ilişkileri hakimken ve emperyalizm bütün bu sömürünün en üst düzey örgütlenmesini elindeki bütün araçlarla gerçekleştiriyorken KUH’un sanki dünyanın bir kutbu da sosyalistmiş gibi bütün ulus-devletleri aynı kefeye koyup hepsine aynı şekilde saldırması ideolojik sapmasının vardığı yersiz bir pragmatizm durumunu göstermektedir.
ABD ile kurulan ilişki de bu paradoksun bir başka boyutunu oluşturur. Emperyalist güçler, Rojava’yı özgürlük ideallerinden ötürü değil, bölgesel dengeler açısından işlevsel olduğu sürece tolere etmiştir. Elbette KUH de buna göre politik yaklaşımlar ortaya koymuştur. Ancak bu toleransın sınırları vardır. Demokratik konfederalizm, sınıfsal karşıtlığı keskinleştirmese bile, Ortadoğu’da ileri bir toplumsal örnek oluşturma potansiyeli taşır. Bu potansiyel, bölge halkları için yeni bir mücadele hattının doğması anlamına gelir. Emperyalizm sınıf savaşını dengede tutabilmenin çeşitli yollarını tarih boyunca bulmuş bunun en iyi uğrağı sosyal demokrasi olmuştur. Avrupa için özellikle yükselen sınıf hareketini frenlemek adına önemli bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Sömürünün üst düzeye ulaştığı ve sermaye alanlarının perifer ülkelere kaydığı (Ortadoğu, Asya, Orta Asya) bir düzlemde sömürünün sürdüğü bir denge biçimi vardır. Ancak emperyalizm burada sosyal demokrasi veya benzeri tarihsel deneyimleri, sömürüyü transfer ettikleri ve büyük sermaye ihracı gerçekleştirdikleri Ortadoğu, Afrika gibi ülkeler için tercih etmiyor. Özellikle Ortadoğu için daha istikrarsız ve denetiminde olacak rejimleri tercih etmekte. Bu yüzden de Kürt Hareketi ve onun siyasal-ideolojik hattı, Emperyalizm açısından buradan doğru tehdit olmaya başlar. Çünkü emperyalizm, yönetilebilir deneyimlere tahammül edebilir; ancak kendi sınırlarını aşma ihtimali taşıyan her girişimi ya denetim altına alır ya da tasfiye eder. Kürt Hareketi’nin Rojava’daki potansiyeli tam olarak böyle bir halk gerçekliğine, kendi sınırlarını aşmaya tekabül ediyor.
Bu nedenle Rojava’nın geleceği, yalnızca askeri ya da diplomatik gelişmelere bağlı değildir. Asıl belirleyici olan, ideolojik hattın tarihsel zorunluluklarla yüzleşip yüzleşmeyeceğidir. Devlet, iktidar ve sınıf antagonizması sorunlarını erteleyen bir siyasal çizgi, ne kadar ilerici niyetlerle kurulmuş olursa olsun, uzun vadede yenilgi riski taşır. Bu yenilgi, yalnızca Kürt halkının kazanımlarının kaybı anlamına gelmez; aynı zamanda Ortadoğu’da filizlenen toplumsal mücadele umudunun geri çekilmesi anlamına gelir.
İktidarın ve hegemonyanın reddiyesi tarihsel deneyimlerden de görüldüğü üzere intihar demektir. Sınıfsız ve sömürüsüz toplumun inşasını, patron sınıfının elinde olan yüzlerce donanımlı devletin karşısında, kapitalizmin varlığında iktidarsız otonom yapılarla gerçekleştireceğini düşünmek ütopiktir. Dediğimiz gibi bu fikir gökten inmiş gibi gözükse de yeni değildir ve ilk ortaya çıktığında da Marx tarafından ütopik olarak adlandırılmıştır. İktidar ve hegemonya bir geçiş aşaması olarak sosyalizmde buz gibi bir gerçekliktir. Her ne kadar KUH bugün reddetse de bugüne kadarki parti işleyişi hatta Rojava Devrimi süreci de bu ilişkilerle zorunlu biçimde geliştirilmiştir. Tarihin zorunluluğunun önümüze çıkardığı görevlerden kaçış bizi burada olduğu gibi ancak sağ sapma bir bataklığa ve tarihsel ağır bedelleri karşılamaya itecektir.
Post olanın çekiciliğine düşenler, kendileri için zor da olsa Lenin’e kulak vermelidir:
“Rüya görmek zararlı değildir. Zararlı olan, rüyaya kapılıp gerçekliği unutmaktır; rüyayı gerçeklikle karşılaştırmasını ve onu hayata geçirmesini bilmeyenler zararlıdır.”



