Tarihsel süreçlerden ve günlerden geçiyoruz. Faşist MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’nin yaklaşık 1 yıl önce yaptığı çağrı ile başlayan “barış süreci” yeni bir tartışma ile eşik atladı ve iddiaya göre başka bir aşamaya geçti.
Bahçeli, geçtiğimiz haftalarda yaptığı yeni bir çağrı ile süreç komisyonunun İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmesi gerektiğini gündeme getirmiş, günler süren tartışmalar neticesinde AKP-MHP ve DEM Parti’den bir temsilcinin Öcalan ile görüşmesine “onay” çıkmıştı. CHP’nin ve Yeni Yol Grubu’nun “İmralı’ya gitmeye gerek yok, başka yöntemler ile de Öcalan ile görüşülebilir” itirazına rağmen meclis komisyonu görüşmeyi dün gerçekleştirmiş oldu. Bir anda gerçekleşen ziyaret 3 saat sürdü ve sürece yönelik farklı soru işaretleri ve tartışmalar ortaya çıkardı.
CHP’nin itirazı ve İmralı’ya gitmeme kararı beklenildiği gibi bir tepki doğurdu. CHP’nin barış istemediği, faşist olduğu, bu kararla birlikte Kürtler ile aralarının açılacağı gibi söylemler etrafında şekillenen bu tepkiler, aynı zamanda sürecin işleyişinin yara alabileceğine dair bazı görüşlerin de dillendirilmesine neden oldu. CHP’nin bu karar ile birlikte sürece ve uzun vadede kendisine zarar verdiği, yanlızlaştığı, bu nedenle AKP-MHP iktidarının saldırılarının daha da artacağı da dile getirilen görüşler arasında.
Elbette CHP eleştirilemez değil. Dünüyle ve bugünüyle, özellikle de Kürt meselesindeki konumuyla birçok eleştiriyi hak ettikleri bir gerçek. Ancak CHP’ye yönelik bir anda yükselen, yer yer haklılık payı da içeren bu tepkiler, sürecin başından bu yana AKP’nin, MHP’nin ve Erdoğan’ın üzerine düşen, henüz gerçekleştirilmemiş bazı siyasal, toplumsal görevlerin de üzerini örtüyor. Öyle ki AKP, MHP ve Dem Parti dışında, CHP de dahil olmak üzere hiçbir partinin somut bir ağırlığının olmadığı süreç komisyonunun işlevselliği, görevi ve misyonu hala açıkça konuşulmuş değil. Yapılan yüzlerce görüşme, çıkan sonuçlar ve önümüzdeki yol haritası dahil olmak üzere neredeyse hiçbir şeyi bilmiyoruz.
Deyim yerindeyse bir katalizör görevi gören Bahçeli’nin “yönlendirmeleri” ve çıkışları haricinde sürecin nereye evrileceğine dair pek bir fikrimiz yok. İktidar yetkililerince, zaten başından itibaren bir “demokratikleşme” anlamına gelmeyeceği defaatle tekrarlanan sürecin geçmişini bilmediğimiz gibi geleceğine dair de fikrimiz sınırlı. Bu sınırlı duruma yapılan bir takım itirazlar ise “bekleyin şimdi sırası değil, ilerleme kaydediyoruz” denilerek geçiştiriliyor.
Bütün bunların yanında silah bırakma, örgütün feshi, Türkiye’den ve hatta son olarak Zap’tan çekilmek gibi bir dizi gelişmenin ardından AKP ve MHP’nin temsil ettiği devlet tarafından toplumu ikna edecek adımlar henüz atılmadı. Bütün bunlar, doğal bir biçimde sürece yönelik haklı eleştirilerin daha da yükselmesine, itirazların çoğalmasına ya da “ne olursa olsun” şeklinde tanımlayabileceğimiz kayıtsızlığın artmasına neden oluyor.
Demirtaş başta olmak üzere Kürt siyasetinin temsilcilerinin serbest bırakılması, görevden alınıp yerlerine kayyum atanan belediye başkanlarının görevlerine iade edilmesi gibi hususların hiçbirinin gerçekleşmemiş olması ve neredeyse her kritik görüşmenin gizlilik içinde yapılıyor olması eleştirilerin öncelikle CHP’ye değil, sürecin mimarı olan AKP ve MHP’ye yönelmesi gerektiğini gösteriyor.
Nitekim geçtiğimiz gün İmralı’ya giden ve Öcalan ile yapılan görüşmeye katılan AKP’li vekil Hüseyin Yayman’ın “Ben İmralı’ya gitmedim” diyerek açıkça yalan söylemesi, sürece yönelik samimiyet ve sorumluluk eksikliğinin öncelikli olarak AKP ve Erdoğan’da aranması gerektiğini ortaya koydu.
Devleti temsilen görüşmeleri yürüten AKP-MHP iktidarı süreç içerisinde kendilerine düşen sorumlulukları erteleyerek, mevcut görevlerin üzerinden atlayarak süreci ‘hızlandırmak’ isterken esasen sürece politik ajandasını da dayatmaktadır. Çözüm sürecini dahi muhalefeti paralize edecek söylemler etrafında yürütülüyor. Bu haliyle iktidarın ajandasının dışına çıkacak söylem ve pratikler üretme Kürt ulusal hareketi için öncelikli ve zorunludur. Siyasi tutsakların tahliyesi, kayyumların geri çekilmesi gibi iktidarın yakın geçmişteki siyasi operasyonlarının gölgesinin üzerinde olduğu bu sürecin “sağlıklı” ilerlemediği ortadadır. Nitekim eğer üzüm yenmek isteniyorsa, bağcı orta yerde duran AKP-MHP iktidarıdır.
Neredeyse her gün en temel demokratik hakların bile kısıtlandığı, baskılandığı bu ülkede çözüm sürecini eleştirilerden muaf tutmak, AKP ve MHP’den beklenen bütün adımları ve sorumlulukları görmezden gelmek, sadece izleyici konumunda kalıp ne olup biteceğini bilmeden hareket etmek mümkün değildir. Ancak bütün bu gerçeklik dile getirilerek, takipçisi olunarak ve sorumluluklar hatırlatılarak gerçek bir toplumsal barış inşa edilebilir.


