Geçtiğimiz günlerde çok defa Kürt Hareketi’nin yayın organlarında Öcalan’ın söylemleri üzerine Marksizmin aşıldığı iddia edildi. Konu üstüne birçoğu Marksizmi yanlış kavrayışla dolu, bir kısmı da yanlış tarihi bilgilerle dolu ancak daha çok ideolojik yüklerle bezenmiş yazılar yazıldı. Her birini tek tek irdeleyip çürütmek yerine neden aşmaya çalıştıkları Marksizm’i kavrayışta eksiklik yaşadıklarını ve de bu kavrayış eksikliğinin günümüz koşullarına nasıl ulaştığına dikkat çekeceğiz. Özünde Marksizmden anarşizme kayan Bookchin’in anlayışına varan ve hiç de yeni olmayan bu ideolojinin, Ortadoğu coğrafyasında hayat bulma çabasını göreceğiz.

Marksizm, çok defa günümüz toplumsal mücadelelerinde özne olarak öne çıkmış kimlikleri görmezden geldiği, teorisinin cinsiyet körü, ulus körü olduğu gibi ithamlara maruz kalmıştır. Marksizm, ekonomik indirgemeci veya (ekonomik bir kategori olan) sınıf indirgemeci olduğu ve her şeyi ekonomiye bağladığı yönüyle eleştirilir. Marksizmin kapitalizmi incelerken ekonomik tahliller yaptığı doğrudur. Ancak bu, Marksizmi Kapital’den ibaret sanmakla eşdeğer bir yanılgıdır. Halbuki Kapital, Marksizmin tarihi materyalizmi içerisinde kapitalist üretim organizasyonunun bir durağını oluşturur. Yani kapitalist ekonominin materyalist temelde ele alınışıdır.

Bu yüzden Marksizm aslında ekonomiyi temel almaz. Temel aldığı sorun insanın var olabilmesinin koşullarıdır. İnsanın varlığı için doğayla girdiği ilişkide kendi ihtiyaçlarını karşılaması ve de yeni insanlar üretebilmesi, bunu da en verimli şekilde toplum içerisinde yapması gerekir. Bu ihtiyaçlarını karşılamak için doğa ile ve toplumla girdiği ilişkilere üretim denir. Yani gördüğümüz gibi Marks aslında ekonomiyi temel almaz. Ekonomi dediğimiz soyutlamaya maddi var olabilme koşulları temelinden ulaşılır.

Burada daha fazla detayına girmemize gerek olmayan bu gelişim süreci içerisinde insanlık belirli üretim araçları ve iş bölümü organizasyonları aracılığıyla tüketebildiğinden fazla ürün üretebilmeye başlar. Bu iş bölümünün kendisinde üretim araçlarıyla daha özel olarak ilişkilenen, onu organize edip üstüne hak iddia eden gruplar, üretim araçların mülkiyetiyle toplumda kazandıkları yetkin pozisyonu, servetlerini korumak için baskı kullanmaktan çekinmezler.

Bu şekilde soyut olarak özetleyebileceğimiz bir yöntemle devlet dediğimiz olguya, insan toplumlarının maddi varlık koşulları temelinden varabiliriz.

Oluşturulan bu iş bölümü ve mülk sahiplerinden doğan sınıfsal çıkar ayrımları, meşruluğunu ve devamını sağlayabilmek için bugün de olduğu gibi ideolojik açıklanmalara muhtaç kalır. Bugün geldiğimiz noktada insan doğası veya doğallığa atfedilen bu ideolojik yaklaşımların, bu dönemlerde dini mitlere ve öğelere bağlanarak açıklandığını görüyoruz. Bu hikayeler aracılığıyla üst-yapısal politik mücadelelerin incelemesini yapmak mümkün hale gelir. Ancak bu üst-yapısal mit anlatımları, o dönemin toplumunca “doğal” kabul edilen, dönemin sınıflarının yapısını meşrulaştıran ve de tıpkı bugünün mitleri gibi kendi içerisindeki sınıf çelişkilerini yok saymaya eğilimlidir.

Bu hikayeleri incelerken üretimden doğan çıkar gruplarını (yani sınıfları) bir an bile unutursak, temeli olmayan rastgele kimlikli politik grupların birbirini ezme yarışıyla baş başa kalırız.

Sınıflardan yoksun ilk çağ mitleri okumalarıyla Marksizmin aşılmasının iddia edilmesi, Marksizmin materyalist temelinin yok edilerek, tarihi baskılar tarihi olarak gören anlayışa geri dönülmesidir. Bu anlayışa ister anti-otoritecilik, ister anti-hiyerarşicilik, ister anarşizm, ister radikal demokrasi, istersek de devlet-komün çatışması diyelim. Nihayetinde yalnızca metafizik bir “güç”, “otorite” olmak için birbirini ezmeye çalışan grupların tarihini görmekten başka seçeneğimiz kalmaz.

Sınıf çıkarlarından yalıtılmış güç, kendiliğinden bir amaç haline getirilir. Halbuki bu politik grupların gücü elde etmekte çıkarları olduğu için bu güce yöneldiği unutulur. Aynı zamanda bu şekilde güç olabilmenin koşulu da en başından dönemin üretim süreçlerine hakim olmak, bu süreçlere hakim kişilerle ittifaklar halinde olmakla derinden ilintilidir. Bu sayede edinilen zenginlik ile organize edilebilen baskı ve ikna kabiliyeti, devlet ile komün arasındaki ve de devletler arasındaki güç mücadelesinin destanlarda çok geçmeyen arka planını oluşturur. Cengiz han gibi bir dönem dünyanın en güçlü insanı olabilecek şekilde örgütlenebilen biri, günümüz çağında güç mücadelesi verebilmek için aynı yöntemleri kullanmaya kalkarsa düşeceği komik durum bile, bu mücadelelerin üretim ilişkileriyle bağını göstermeye yeterlidir.

Özü itibariyle anarşist olan bu teorinin en güzel yanı, günümüzdeki her şeyi tek seferde ezen-ezilen ilişkisiyle açıklayabiliyor olması ve de tüm kimlikleri çok kolay kapsayabiliyor olmasıdır. Kadınlar, azınlık uluslar, azınlık dinler, hatta hayvan hakları ve işçi sınıfı bile bu bağlamda anlatılır. Onlar eziliyordur, zulme uğruyordur, baskı görüyordur bu yüzden mücadeleleri meşrudur. Marks’ın aşılması olarak kastedilen de aslında budur. Teorik bir temel oluşturulmaya çalışılsa da anarşist antropolojik tekrarlardan ileri gidilemez ve de günümüz politik kimliklerine daha az teorik çabayla kendini eklemleyerek, muhalif sivil toplumun -devletin karşısına koyulan komünün- temsilcisi/öncüsü olma iddiasını taşırlar. Marksizmi aşmak bu öncülüğü artık biz ele geçirdik demektir. Tarihi sınıflar üzerinden okumamak, günümüzde işçi sınıfının politik bir özne olarak öne çıkamayışının bir yan etkisidir. Bu politika da Marksizmin aşılması politikasını değil, temelinin sökülüp, özünün sulandırılıp, yüzeydeki sebepler olarak gözüken baskı mekanizmalarına karşı “komün” direnişi gibi bir demokrasi mücadelesine indirgenmesinin politikasıdır.

Emperyalistlerle ve sömüren sınıflarla “Barış içinde bir arada yaşama” politikasıyla gelişen Sovyet revizyonizmi, komünist partilerin Avrupa’da düzen içi siyasete angaje olması ile ve de daha önemlisi Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ile işçi sınıfının politik kimliği yok edildi. Kapitalist ilişkilerde bir değişiklik olmadığı için maddi çıkar temelindeki sınıf çelişkisi devam etmektedir. Ancak bu çıkar temelinde ortaklaşarak hareket ederek politikalar üretecek işçi sınıfı kimliği politik bir özne olmaktan çıkmıştır. İktidar iddiası yerle bir edildiği için kendisini yeniden yaratmak zorunluluğundadır. Önceden işçi sınıfının öncülüğünü çektiği ve kendi içerisinde bütünlük kazandırdığı diğer kimlik hareketleri de işçi sınıfı temelinden koparılarak ayrı demokratik mücadeleler olarak daha fazla önem kazandı. Mücadele demokratik olduğunda iktidarı devirecek devrimcilere değil, toplumsal konsensusa kamuoyu oluşturacak aktivistlere ön plana çıkar. Günümüzün bu toplumunda işçi sınıfının olmayışı veya yan haklar tadında sosyal demokratik ekonomik taleplerle mücadeleye katılması, tarihte de sınıfın rolünü azımsayan teorilerin önünü açtı.

Bu teorikleştirmeleri biraz daha yakından incelersek elle tutar yanının olmadığını görmek zor değildir. Ezilenleri birleştiren otorite karşıtlığı ilk bakışta ikna edici bir kapsayıcılık gibi gözükse de baskıya uğraması veya zulüm edilmesi bir grubu savunmak için yegane yaklaşım olamaz. Bir monarşistin, bir şeriatçının, bir faşistin ya da genel olarak gerici etmenlerin günümüzde ezilip baskılanarak yok edilmesi her sosyalistin kabul etmesi gereken bir pozisyondur. Anarşistlerin birçoğu (Gün Zileli gibi daha tutarlı pasifist anarşistler dışında) bu baskıyı veya silah yoluyla iktidardan edilmelerini öz savunma bağlamında değerlendirip otorite, baskı veya devlet tipi bir yaklaşım olmadığını savunurlar. Halbuki bu “devrimci” anarşist tavır her türlü şiddet aygıtıyla rakiplerini baskılama, faşistler yaptığında ezilen olmak üzerinden meşruiyet ararken, kendileri faşistler veya karşı-devrimci başka gruplara yaptığında bu yaptıklarının onların üzerine otorite/hiyerarşi/devlet mekanizması olmadıklarını iddia ederler. Bu da aslında baskı zulüm otorite karşıtı olma iddialarının aslında hangi özneye yapıldığına göre değiştiği anlamına gelir. Kendilerinin ezilenin yanındaki demokrat yüce gönüllüğünü taktir etsek de tutarsızlıkları nihayetinde kendisini şiddetsizlikten demokratizme savrulan bir oportünist tutarlılığa doğru yöneltir.

Bu yönelişle beraber önerilen toplum sınıf körlüğü vesilesiyle, zenginliğin nasıl yaratıldığına bakılmaksızın toplumun radikal bir doğrudan demokrasi ile yönetişimi anlatılır. Tarihte Atina ve İtalya’daki şehir devletlerinde benzeri görülen bu demokrasi yönteminin sınıf körü bir yaklaşımda ne anlama geldiği yeterince bariz olmalı. Sosyal demokrasiye benzer bazı önlemlerin alınması da servetin birikmesine ve tekelleşmesine engel olamaz. Biriken sermaye, yönetim biçimini elbette kendi mantığını işletmek adına etkilemeye çalışır.

Marksistler yönetim biçimi formülü vermeyi reddeder ve bunu ütopik bir yaklaşım olarak görür. En demokratik halinin bile burjuva diktatörlüğü olduğunu söylediğimiz kapitalizm, içinde bulunduğu krizlerde kendi demokratik biçiminin yerine faşist ve de anti-demokratik biçimleri geçirebilecek esnekliği sağlayabilir. Proletaryanın iktidarı alarak kendi iradesini dikta ettiği diktatörlüğünde de karşı-devrimcilere ve diğer gerici gruplara anti-demokratik uygulamalar yapılır. Çelişkilerin yok edildiği ölçüde sınıf çatışması sönümlendiği ölçüde devlet de demokratikleşerek sönümlenir. Birinden birini önceden seçelim demek, iktidara şemalar önermek, mücadeleyi ciddiye almayan bir idealizme çıkar. Devrimci görevleri aksatmaya bahane olur. Çünkü kendi maddi gerçekliğine göre işçi sınıfının çıkarlarını gözetmek yerine kafamızdaki ideal toplumu gerçekliğe dayatmaya çalışıyoruz demektir.

Trend