Tayyip Erdoğan’ın son yaptığı açıklamalardan sonra akıllara bir Azeri atasözü geliyor:
Tilki Ezan Okuyorsa Gözümüz Kümeste Olmalı!
Enternasyonalist sosyalistler olarak daha önceki açıklamalarımızda belirttiğimiz gibi Türkiye ve Kürdistan halkları uzun zamandır onurlu bir barışı hak ediyor. Demokrasi mücadelesinin önündeki en önemli sorunlardan biri olan Kürt sorununun çözümü için atılacak adımları her sosyalistin desteklemesi gerektiğini her fırsatta söyledik.
Ancak bugün görünmektedir ki sosyalist hareket içindeki iki yaklaşım, süreci politik ve ideolojik arka planı olmadan, gündelik pragmatik çerçevede değerlendirmeye devam ediyor. Bu yaklaşımlardan ilkini barış meselesini tamamen yok sayan, basit, ilkel bir anti-emperyalizm vurgusuna sahip, kendi oligarşik devletine göz kırpan ve Kürt düşmanlığına devam eden ulusalcı sol temsil etmektedir.
İkinci yaklaşımı ise özellikle son barış sürecinde de etkisini epeyce kuvvetli gösteren, Kürt Özgürlük Hareketi ne derse “evet” diyen veya farklı düşüncelerini politik çıkarları için söylemekten imtina eden, bağımsızlığını kaybetmiş, gözünü sadece demokrasi sorunları boyamış, geçmişin devrimci yeninin liberal solcular temsil etmektedir.
Bununla birlikte barış sorunu halklar için ne kadar önemli ise emperyalizme ve oligarşiye karşı mücadele de o kadar önemli ve hayati bir yerde durmaktadır. Sadece uzlaşmaz sınıf çelişkilerine dayalı ideolojik ve politik çizgi, bu meseleleri içeren ve gerçekten çözme iradesi gösteren tutarlı bir mücadele hattı inşa edebilir.
Tarihsel olarak, gerek ezilen halkların sömürge devletlerle anlaşmalarına, gerekse sosyalist hareketlerin burjuva karşı devrimci güçlerle olan anlaşmalarına baktığımızda barışın duruma göre taktik ve stratejik bir anlam kazandığını, mücadelede bir eşik olduğunu ve kendini hem ‘masa’ ile hem de silah var ettiğini görüyor ve biliyoruz.
Salt ulusal meselenin çözümü ile toplumsal barışın kendisini tamamen sağlamaz. Gerçek manada toplumsal barış, sınıf savaşı perspektifinin kitleler üzerinde politik örgütlenmesi ile inşa edilebilir. Bugün Kürt hareketinin Marksizme yönelik politik – ideolojik eleştirilerilerine baktığımızda barış sürecinin ufkunun dar ve düzen güçleri tarafından manipüle edebilecek bir yerde durduğunu yorumlayabilmekteyiz. İşte bu da, toplumsal barış meselesinin, tam da bugün olduğu gibi sınıfsal boyutu ile ele alınmadığı haliyle eksik olacağını ortaya koyuyor.
Her şeye rağmen Kürt Özgürlük Hareketi bu süreci büyük bedeller ve zaferler ile yürüttüğü aşikardır. Bu konuda ileriye dönük şimdiden birikim bırakmıştır. Ancak bugün Kürt Özgürlük Hareketi’nin açık konuşan dostlara daha çok ihtiyacı var. Aynı şekilde, gerçek barışın ancak oligarşik diktanın yıkımıyla olacağını hatırlatan sosyalistlere de bu süreçte büyük iş düşmektedir. Halklar ancak bu şekilde gerçek bir barışa kavuşabilir.
Tayyip Erdoğan’ın son yaptığı açıklamalar, bu süreci bir oyalama olarak değil kendi düzenlerine entegrasyon süreci olarak gerçekleştirmek istediklerini ortaya koymaktadır. Bu hiç kuşkusuz olası bir oyalama ihtimalinden daha tehlikelidir. Erdoğan’ın “AKP-MHP-DEM olarak bu süreçte birlikte yol alacağız” sözünün ne denli tehlikeli olduğu ve DEM’in bu açıklamanın karşısındaki tepkisi ve konumlanışı not edilmelidir. Erdoğan’ın bu sözleri ile süreci kendi çizdiği sınırlar ve ilişkiler içerisinde var etmeye çalıştığı oldukça açıktır.. Kuşatmacı ve eklemlemeci siyaseti Suriye başta olmak üzere Irak için de geçerli vaziyettedir: Bölge halklarını tahakküm altında alan yayılmacı bir kuşatma çizgisi. Neo-Osmanlı, Misak-ı Milli ve ABD hamiliğinde ki BOP projesi gibi meseleleri konuşmadan, Erdoğan’ın ve devletin bu süreçteki yönelimini ele almak onun politik çerçevesinde at koşturmak anlamına gelmektedir. Bu at koşturmanın kendisi ise devrimci olanın asimilasyonu ile sonuçlanır.
Tarihin en büyük Kürt düşmanı iktidarı, bu iktidardır. Kürt halkı ve ezilenler bir çok katliamı bu iktidarın egemen olduğu süreçte yaşamıştır. Emekçiler en ağır yaşam koşullarına, sömürüye, sefalete ve yoksulluğu bu süreçte maruz kalmıştır. 10 Ekim, Suruç, Roboski Katliamları ve Gezi, Özyönetim Direnişleri hala halkın hafızasında. Sözün özü, siyasi gericiliği ve zorbalığı zirveye çıkartan AKP-MHP iktidarı burjuva ve sömürge devletin masa başı temsilciliği ve muhataplığı dışında hiç bir övgüye mazhar olmamalı, her sosyalist bu “övgü” dilini eleştirmeli, elmaya armut denmemesi gerektiğini tekrar hatırlatmalıdır.
Ortadoğu, Amerika başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin açık bir biçimde kuşatması altına alınmışken, halkların kaderi Tom Barrack gibi bir nevi sömürge valileri eliyle belirlenmeye çalışılırken, sosyalist hareketin anti-emperyalizmi gündemine almadığını ve ulusalcı solun bütün bunları işbirlikçi şoven ağzına meze yaptığını kahrolarak izliyoruz!
Ortadoğu halklarının direniş hafızası ABD emperyalizmine, siyonizme ve işbirlikçi egemen devletlere karşı kuvvetlidir. Bu hafızayı diri tutmak içerisinde bulunduğumuz yüzyılın selamet halinde mi yoksa kıyamet halinde mi geçeceğini bizlere gösterecektir.


