Son dönemlerde sosyal medya platformlarında yükselen “Türkiyeli değil Türk doktorum, avukatım, kuryeyim” gibi bir akım dolaşmakta. Bu akımın ülkenin mevcut ekonomik koşulları, siyasal atmosferi incelendiğinde üzerinde durulması gereken kritik bir konu olduğu nettir. Bu söylemler bireyin sınıfsal konumunu ve buradan doğan zorlukların tümünü ulusal bir kimlik ile görünmez kılarak burjuva ideolojisinin kitleler içerisinde yeniden üretimini kolaylaştırıyor. Haliyle patron sınıfı, emekçilerin içerisinde olduğu krizlerin öfkesinin kendine yönelmesi gerekirken konunun halkların arasında bir kargaşaya dönüşmesi tablosundan memnun kalıyor. 

Bireyin toplumsal varlığı, onun üretim araçlarıyla olan ilişkisi üzerinden tanımlanır. Yani bir kişi doktor, avukat ya da kurye olabilir; ancak üretim araçlarına sahip değil ve geçimini emeğini satarak sağlıyorsa işçidir. 

Kapitalizm, emperyalizm çağı sonrasında emek sömürüsünün had safhalara ulaşmasını sağlamak adına ulusal, etnik ve kültürel kimlikleri ideolojik bir silah olarak kullanmıştır. “Türk doktorum” gibi ifadeler çok genel ele aldığımızda bir doktorun ulusunu ifade etse de bugünün Türkiye’sinde bunu ifade ediş biçimlerinin farklı anlamlar taşıdığı açıktır. Bir doktor düşünün. Günde 16 saat nöbet tutuyor, mobbing yiyor, geleceksizlikten strese bağlı migreni var. Ama hala çıkıp diyor ki: “Türkiyeli değil Türk doktorum.” Tıpkı bir kurye gibi: Asgari ücretle ölümüne çalışıyor ama kendini “Türk kurye” olarak tanımladığında, zincirleri tıpkı bir altın gibi parlıyor gözünde. Doktorsun ama hastalar tarafından dayak bile yiyebiliyorsun. Kuryesin ama motorun bile şirketin. Avukatsın ama plaza yerine icra dairesi köşesindesin. Bunların hiçbirine çözüm sunamayan sistem, sana bir kimlik sunuyor: “Türk’sün, gururlu ol.” 

Bu ifade ülkedeki sömürünün had safhaya ulaşmasının, yoksulluk sınırı altında ücretlerle yaşam mücadelesi vermenin, güvencesiz çalışma koşullarında canlarımızın hiçe sayılmasının üstünü örtmektedir. İşçilerin ise ortak çıkarlarına karşı bir yabancılaşma biçimidir. Bir kuryenin sömürü koşulları, onun Türk ya da Kürt olmasıyla değişmez. Ancak bu birey maruz kaldığı sömürüyü, mobbingi, ağır ve güvencesiz çalışma koşullarını bulunduğu sınıfsal konumu ve sistem üzerinden değil de etnik ya da ulusal “öteki”de aradığında, mücadele hattı bu sömürüyü sürdüren ve ondan yeniden sermaye elde eden patronlar lehine kırılır. 

Lenin, “büyük ulus şovenizmi”nin, işçi sınıfını bölerek burjuvazinin çıkarlarına hizmet ettiğini ısrarla vurgular. Türkiye özelinde “Türk olmak” bir ayrıcalık olarak sunulmakta; bu da Kürt, Arap, göçmen ve diğer halklar üzerinde baskıyı meşrulaştırırken, Türk kimliğine sahip işçileri gerçek düşmandan, yani sermayeden uzaklaştırmaktadır. Bugün “Türkiyeli değil Türk doktorum” diyerek kimliğini kutsayan bir emekçi, farkında olmadan sınıf kardeşlerine değil, egemen sınıfların saflarına hizmet etmektedir. Kürt bir işçiyle Türk bir işçinin; Suriyeli bir göçmenle “Türkiyeli” bir inşaat işçisinin çıkarları ortaktır: Daha iyi ücret, daha kısa çalışma saatleri, güvenceli iş vs.

Bugün milyonların yoksulluk sınırının altında yaşadığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız. İşçiler, siyanürlü toprakların altında can veriyor, madenlerde göçük altında ölüyor, sendikalı olma hakları gasp ediliyor; emekçi halk akşam pazarlarına gidip çürük meyve sebzeleri toplayarak karın doyurmaya çalışıyor; çocuk işçiler pres makinelerinde uzuvlarını ya da hayatlarını kaybediyor. Bütün bu tablonun tek bir sebebi var o da patronların cebine daha fazla para girmesi. Ömürlerimizden çalıp servetlerine ekliyorlar! Bu barbarlık düzenine karşı ortak mücadele etmenin, sınıf mücadelesinin taşlarını döşemek yerine işçi sınıfı “Türkçülük” gibi söylemlerle sömürülme koşullarının devamını sağlıyor. “Türkiyeli değil Türk işsiz”i , “Türkiyeli değil Türk evsiz”i , “Türk yurtsuz”u konuşamayanlar, statülerini ve ulusal kimliklerini ön plana koyarak bu vahşi sömürü düzeninin çarklarını kendi elleriyle son gaz çevirmeye devam ediyorlar. 

Tersinden aynı kimliği devlet şiddeti, işçi, öğrenci, kadın, doğa düşmanlığı ile de tariflemek gerekir. Ancak bundan da kaçınıldığını görmekteyiz. “Türk” kavramıyla yan yana getirmekten utandıkları pratiklerin akımını yapmaktan imtina ederler ancak biz biraz değinelim. Akbelen ormanını maden sahasına açan, binlerce ağacı kesen “Türk” sermayesi LİMAK Holding’den bahsedebiliriz mesela. Grevdeki işçileri coplarken “Sabancı’nın selamını getirdik” diyen “Türk” polisinden, hakkını isteyen işçiye ordu gönderen “Türk” patron Sabancı’dan bahsetmeden olmaz. Daha nicelerini yazabiliriz ancak görünen köye daha fazla kılavuzluk etmeye de gerek yok. 

Milyonları açlığa işsizliğe sürükleyenler bellidir. Kanımızı emenler, bizden çaldıklarıyla servetlerini katlayanlar bizlerin asıl düşmanıdır. Sömürürken, katlederken gururla anmadıkları “Türklük” sıfatını; aç bıraktığı, insan dışı çalışma saatleriyle ezdiği, mobbinge maruz bıraktığı emekçilere gurur karinesi olarak sunanların bu küçük kurnaz oyunları, elbet eşit yaşamda, sınıf kardeşliğinde, enternasyonalizm çizgisinde ısrar edenlerin mücadelesine yenilecektir. Uzun lafın kısası Grup Yorum’un güzel bir türküsünde de söylediği gibi;

Açlığın dili olmaz, yoksulluğun vatanı… 

Trend