2 Temmuz 1993 Sivas’ta yüzlerce insan dillerinde tekbir ellerinde bozkurt işaretleriyle Madımak Otel’in önünde toplanmış onlarca insanın katlinin vacip olduğunu haykırıyordu. Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılan 33 insan o gün ‘’kışkırtılan’’ güruh tarafından yakılarak katledildi. Devletin polisinin, askerinin saatlerce otelin çevresinde olmasına rağmen hiçbir ciddi müdahalede bulunmaması, Türkiye’de yaşanan diğer katliamlar gibi aydınlatılmayıp yargı süreçlerinin göstermelik hale getirilmesi bu topraklarda ezilen ve sömürülen kimliklerin yaşadığı sistematik baskı politikalarının devamıydı. Sivas’ta yaşanan katliam münferit bir “linç vakası” değil; devletin koruduğu ve beslediği gerici ideolojinin organize saldırısıydı. O gün Madımak’ta yazarlar, ozanlar, aydınlar, Aleviler ve devrimciler hedef alınmıştı. Bu olay Türkiye’de siyasal islamın nasıl toplumsal bir güç olarak kullanıldığını ortaya koymuştu. ‘’Mezhepçilik’’ devlet yapısının ayakta kalabilmesi için beslenen çelişkilerden biriydi. Aleviler geçmişten bu yana hedef alınan, bastırılan, asimile edilmeye çalışılan ancak buna karşı da direnişler örgütleyen, kendilerini korumak için başkaca pratikler geliştiren bir topluluktu. Tıpkı egemenlerden korunmak için dağlara çekilen, silahlanan ya da içine kapanan diğer topluluklar gibi. Devlet 90’larda tekrardan alevlenen işçi grevlerini, halk hareketini, Kürt Özgürlük Hareketi’nin bastırmak ve kendi meşruiyetini tehdit eden bu gelişmelere cevap olarak halkı bölerek yönetme stratejisine yöneldi. Mezhep farklarını kullanıp gerici kitleleri aparat olarak kullanmak da bunun parçalarından biriydi.
Madımak bize devletin kriz anlarında nasıl hareket ettiğinin açık kanıtıydı. Dönemin iktidarının yaşadığı birçok krizin içinde devlet aygıtları memlekette bir düşman yaratmak istemiş, sadece Aleviler değil ilerici, laik, aydın çizgiyi temsil edenler de hedef alınmıştı. Bu saldırıyla beraber aslında toplumun birçok kesimine gözdağı verilmişti.
Aleviler sadece Cumhuriyet Dönemi Sünni temelli göstermelik laik sistemin hedefi olmamış Osmanlı’nın da hedefinde olmuştu. Osmanlı Sünni-Hanefi dini inancını devlet dini haline getirip yaygınlaştırmaya çalışırken Aleviler ‘’sapkın’’ ve ‘’rafızi’’ ilan edilmişlerdi. Osmanlı-Safevi Savaşı’nda Osmanlı, Alevilere karşı kanlı politikalar geliştirerek bastırmaya çalışmıştı. Çaldıran Seferi (1514) öncesi Yavuz Sultan Selim’in emriyle binlerce Alevi öldürülmüştü. Cumhuriyet Dönemi’nde bu politikalar sadece biçim değiştirdi ancak özü hep aynı kaldı. Cumhuriyet eşit ve laik bir düzen olma vaadiyle doğsa da Diyanet İşleri Başkanlığı gibi gerici bir yapıyla Alevilerin, gayrimüslimlerin inançları, ibadethaneleri yok sayıldı. Cemevlerine ibadethane statüsü dahi verilmedi. Cumhuriyet ‘’Tek din, tek mezhep’’ anlayışını her geçen yıl kurumsallaştırdı, zorunlu din dersleriyle asimilasyon politikaları sürdürüldü. 12 Eylül askeri darbesi sonrası Alevi köylerine camiler yaptırıldı, imamlar gönderildi. Aleviler asimile olsunlar diye köylerine Sünniler yerleştirildi. Sadece bu politikalarla değil Aleviler ya da devrimciler nerede birleşip yan yana gelseler katliamlarla karşılaştılar. 1938 yılında Dersim’de 70 binden fazla insan öldürüldü. Binlerce insan topraklarından sürgün edildi. 1978 yılında ise Maraş’taki Alevilerin katliamdan sonra Maraş merkezine adım dahi atmak istemeyeceği katliam gerçekleştirildi. Devlet destekli faşist çeteler günlerce sürecek onlarca vahşi saldırının ve barbarlığın görüldüğü bir katliam gerçekleştirdi. Maraş Katliamı’ndan iki sene sonra 1980’de Ankara’da MHP’li vekilin öldürülmesiyle ülke gündeminin karışacağı belliydi. Bu olaydan önce de dincilerin kadınların kıyafetini bahane ederek dağıttıkları ‘Müslüman namusuna sahip çık’ gibi tacizci bildirilerle zaten karışık olan Çorum’da faşist vekilin öldürülmesiyle beraber saldırılar Alevilerin yoğunlukta yaşadığı mahallelere sıçradı. Geçmişi direniş ve katliamlarla dolu olan Çorum’da benzerini yıllar son Gazi’de göreceğimiz bir mahalle direnişi kuruldu.
Bu saldırılar, katliamlar yalnızca faşist çetelerin işi değildi devletin kolluğunun, valisinin, kaymakamının gözleri önünde olmuştu. Ancak Madımak’ın diğer katliamlardan farkı kameraların önünde saatlerce sürmesiydi. Katliamdan geriye otelin içinde gösterilen dayanışmadan başka dinci faşist çetelerin hınç dolu sesleri ve nefretle ateşe verdikleri otelin görselleri kaldı.
Sivas Katliamı’nın yaşandığı 90’lar Türkiye tarihinin karanlık dönemlerinden biriydi; birçok faili meçhulun olduğu, farklılıkların keskinleştiği bir dönemdi. Devletin politikalarına karşı halk hareketliliğinin güçlendiği, devrimci örgütlenmeler tekrardan canlanırken Kürt Hareketi de yükseliyordu. 12 Eylül darbesinin bastırdığı toplumsal muhalefet 90’larda yeniden canlanırken Aleviler de kimliklerine sarılıyor, seslerini daha gür çıkarıyorlardı. Cemevleri açıyor yan yana gelebilecekleri etkinlikler, festivaller düzenliyorlardı. Sivas Katliamı ise bu görünürlüğe toplumun tekrardan toplum olma bilincine bir cevaptı. Devrimcilerin halkla buluşmasına, aydınların, halkların ortak mücadelesine ve kardeşliğine bir mesajdı. Kendilerinden olmayanlara ‘haddinizi bilin’ demenin bir başka yöntemiydi.
Dönemin valisi saldırganlar için ‘’İkna edemedik.’’ derken dönemin başbakanı Çiller ise ‘’Otelin dışındaki halkımız zarar görmemiştir.’’ diyerek açıkça katliamı aklamıştı. Yıllarca süren yargılamalar faillere ceza değil katledilen insanların ailelerine ceza niteliğindeydi. Katliamı organize edenler ise yargının ulaşamayacağı şekilde sistemin içine yeniden yerleştirilmişti. Sivas sanıkları 2011’de dönemin başbakanı Erdoğan’ın bizzat çıkıp ‘’Zaman aşımı hayırlı olsun.’’ demesiyle geçmiş devlet aklının korunduğunu gösterdi.
Madımak bugün ezilenlerin direniş hafızası ve yıllardır bu memlekette gösterilen mücadelenin neden her bastırılmak, bitirilmek istendiğinde birilerinin yeşertmeye çalıştığının kanıtıdır. Bugün ise Sivas Katliamı’nın yıl dönümüne bir gün kala Leman Dergisi’nin çıkardığı karikatürlerden birini bahane ederek dergi binasına bir grup dinci saldırdı. Eylem yapma hakkımızın her daim saldırıya uğradığı bugünün Türkiye’sinde halka ait olan meydanların, sokakların iktidarın korkulu rüyası olduğunu bizlere tüm baskı organlarıyla saldırmasında görürken şeriat sloganlarıyla İstiklal Caddesi’ni inleten grubun adeta sırtı sıvazlandı. Sivas’tan Maraş’a aslında bu görüntülerin yabancı olmadığını, bunu besleyen sistemi biliyoruz.
2 Temmuz sadece bir katliam ve geçmişte kalmış bir acı değil bugün hâlâ süren inkarın, eşitsizliğin ve baskının adıdır. Bugün Madımak’ın hesabı ancak o gün haddi bildirilmek istenen halk dayanışmasının ve ilerici mücadeleyi büyüterek sorabiliriz.



