2025 1 Mayıs’ında, sendika ve meslek örgütlerinin öncülük ettiği, belli siyasi parti ve örgütlenmelerin de peşine takıldığı Kadıköy tercihi, gençliğin siyasallaşmayı ve örgütlenmeyi bekleyen hareketliliğine, enerjisine ne yazık ki önemli bir darbe vurdu. Taksim özelinde yapılacak bir çağrı İstanbul’un birçok noktasını 1 Mayıs meydanına çevirebilecekken, Kadıköy tercihi ile siyaset yapma alanı oldukça daraltıldı ve kitlelerin çıkış aradığı 19 Mart enerjisi soğuruldu.

Elbette Taksim tartışmalarını biçimsel yaklaşımlarla, basit kıstaslarla, ahlaki ve vicdani üstünlükle, siyaset yapmaya hizmet etmeyen yüzeysel düşmanlıklar ile tanımlayamayız. Özellikle sosyal medya mecralarında Kadıköy tercihi yapan siyasi yapılara yönelik belli yakıştırmalar, ithamlar ve suçlamalar hem tartışmanın zeminini kayganlaştırdı hem de sosyalist hareketin büyük ölçüde günün gereklilikleri konusunda tutarlı bir düşünme ve eylem pratiği koymasına engel oldu.


Bu tali çatışmaları ve suyu bulandıran ithamları bir kenara bırakarak tutarlı tartışma zemini yaratmamız gerekiyor. 1 Mayıs’ı Kadıköy’de kutlamanın argümanları sıralanırken, tam da 1 Mayıs gerçekliğine uygun düşen bir biçimde işçi sınıfının ekonomik ve siyasal talepleri dile getirilmiş, bu taleplerin yüksek perdeden, kitlesel, coşkulu ve işçi kitlelerinin “dolup taştığı” bir mitingde savunulmasının işçi sınıfı adına daha yararlı olacağı öne sürülmüştü. Başta sendikalar ve diğer meslek örgütleri olmak üzere, yarım ağızla konuşan siyasi partilerin, örgütlerin Kadıköy öngörüsü buydu.

Hiçbir sosyalist elbette bu görüşe kategorik olarak karşı çıkmaz ve tam tersi bir çizgiyi savunmaz. Aksine, 1 Mayıs’ın işçi sınıfının ekonomik ve siyasi taleplerinin gündeme getirilerek örgütlenmesi gerektiğini bilir ve buna göre hareket eder. Zaten geçtiğimiz süreç boyunca bu görüşün aksini savunan da olmadı. Böyle bir çizginin olduğu varsayımı üzerinden yapılan açıklamalar, suyu bulandıran başka bir yaklaşımı temsil etmekteydi.

Bununla beraber güncel siyasi atmosfer, işçi hareketinin 19 Mart ile ortaya çıkan, büyük ölçüde gençliğin inisiyatifine dayanan, belirli düzeyde sönümlenen, geri çekilen ama yine de varlığını sürdüren toplumsal muhalefete katılıp ateşi harlamasını ve öğrenci hareketi ile arasındaki organik bağı keşfetmesini sağlayabilirdi. Bunun için birbirinden kopuk görüşlere, iddiasız söylemlere, kürsü konuşmalarına, gövde gösterilerine değil, yerinde mücadeleye dayanan militan, direngen ve iktidarın çizdiği sınırlara saldıran bir hat inşa etmek gerekirdi.

Bu öneriye “Garantisi nedir?” diye yaklaşanlar elbette olabilir. Gerçekten de işçi hareketinin öğrenci hareketi ile buluşmasını ve toplumsal muhalefete yeni bir soluk kazandırmasının bir garantisi yoktur. Bu büyük bir potansiyeli olan, zor ama gerekli, devrimci bir siyasal tercih olarak önümüzde durmaktadır. Fakat garantisi olan şey tam tersidir. Kadıköy özelindeki bir mitingin, geçmiş deneyimleri de baz alırsak ortaya koyduğu yeni bir şey yoktur. Diğer yıllardan farklılaşıp bugüne dair farklı bir söz söyleyen, geçmiş pratikleri aşan bir hali mevcut değildir. Zaten böyle bir iddiası da hiç olmamıştır. O kadar olmamıştır ki, bazı siyasi partiler Kadıköy tercihini ancak 1 Mayıs’a birkaç gün kala açıklayabilmiş ve bu kararın üzerinde çok da durmamıştır. Öte yandan yine bazı siyasi partiler, valilik ile yapılan görüşmelerde belirlendiği açıkça belli olan Kadıköy’e izin verilmemesi halinde Taksim’e gideceklerini iddia ederek gülünç bir takım çıkışlar yapmışlardır.

Tam da beklenildiği üzere süreç boyunca Kadıköy’e neden gidildiği değil, Taksim’e neden gidilemediği izah edilmeye çalışılmıştır. Başlı başına bu gösterge ve ikircikli söylemler bile kararın sorgulanması yönündeki basıncı arttırmaya yetmiş, gençlik hareketinin önemli bir kısmının sosyalist sola kuşku ile bakmasına neden olmuş, sosyalist sola saldırmaya meyilli ve istekli olan sağcı ve faşist eğilimleri cesaretlendirilmiştir.

Sonuç olarak Kadıköy 1 Mayıs’ı ne yeterince kitesel olabildi ne de işçi sınıfının ekonomik ve siyasal taleplerinin güçlü bir kürsüsü haline gelebildi. Kadıköy’de bir CHP mitinginden daha kitlesel ya da daha çoşkulu olmayan, kendi sınırlarını aşamayan bir “gösteri” izledik. Bu tabloya Taksim’de yaşanan polis şiddetinin neden olduğunu, ilgi ve alakanın bu nedenle Taksim’e kaydığını söyleyenler olacaktır. Bu sav belli ölçüde doğrudur. Sadece İstanbul’da değil Türkiye’nin birçok yerinde insanların gözü kulağı Taksim’deydi. Ama bu ilginin tek nedeni devletin aldığı “önlemler” ve polis şiddeti değildi. Taksim’i isteyenlerin ne yapacağı da merak konusuydu. Çünkü insanlar, orada bugünün koşullarını zorlayan siyasi devrimci irade ve hareket gördüler. Peki bunun böyle olacağı, bir tarafta Taksim dururken Kadıköy 1 Mayıs’ının kendi içinde bile gündemi tutamayacağı, iddiasını sürdürmeyeceği öngörülememiş miydi? Belli ki öyle.

Geniş halk kitlelerin önemli ölçüde yüzünü sola çevirdiği, ama yine de CHP’nin ne dediğine, ne yaptığına baktığı böyle bir dönemde CHP’yi kitlelerin basıncıyla 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmaya zorlamak, hem toplumsal muhalefetin meşru zeminini sağlamlaştırmak, hem de o kitleleri siyasallaştırıp örgütlü mücadeleye ikna edebilmek anlamına gelecekti.



Mesele elbette en başından beri korkaklık ya da cesurluk ikiliği de değildi. Bu tarz yaklaşımlar Taksim’i bir fetiş haline getirmeyi ya da ondan tamamen vazgeçmeyi öğütleyen, güncel ihtiyaçları konuşup bu ihtiyaçlara göre hareket etmeyi zorlaştıran siyasal radikalizmin ya da atıl kalmanın siyasetini yapan sağcılığın eseriydi. Keza, 1 Mayıs’ta Taksim demenin yeterli bir siyasal pozisyon olduğu görüşünü savunanlar da kendilerini sosyal şovenizmle yan yana dururken buldular.

Bugün, devletin kendi varlığını sürdürmek için onlarca yıldır büyük imkan ve çabalarla oluşturduğu, rıza ürettiği siyasi anlatının çatırdadığını, devletin her kurumunun, ama özellikle de güvenlik aygıtlarının milyonlarca insan tarafından sorgulandığı görebiliyoruz. Bu sürecin Türkiye için bile ‘olağan’ bir süreç olmadığı aşikar. Üstelik iktidar, Gezi Direnişi süreci ile kıyaslandığında göre daha merkezileşmiş, oturmuş ve kendini tamamlamış olsa da bugün toplumsal desteğini önemli ölçüde kaybetti ve artık rıza üretmekten ziyade büyük ölçüde zora dayanan, hiçbir demokratik alana izin vermeyen bir yapıda. Bu da zorunlu olarak, kitleler nezdinde sosyalistlerin onlarca yıldır anlatmaya çalıştığı şeylerin daha kolay anlatılabildiği bir atmosfer oluşturdu.

En doğru ifadeyle mesele, başından beri sosyalist hareketin güncel siyasi atmosferi ve bu atmosferin gerekliliklerini tespit etme konusundaki yetersizliğidir. Tam da bu yetersizlik nedeniyle, bu 1 Mayıs, Taksim talebinin milyonlarca insana ulaştığı, kitleler nezdinde oldukça meşruiyet kazandığı ve açıkça desteklendiği olağanüstü bir süreçte olağan bir biçimde geçiştirilmeye çalışılmıştır.

Sosyalist hareketin kendi siyasetine olan güvensizliği, siyasal iddialarından vazgeçerek “Sendikalar nereye işaret ederse biz de oradayız” gibi açıkca sendikalizme varan söylemleri, hızlıca siyasallaşan, ancak örgütsüzlüğün doğal bir sonucu olarak siyasallığı kof bir radikalizme kayıp daha sonra da hızlıca sönebilecek olan genç kitlelerin hareketliliğine ayak uyduralamadığının, hatta çoğunlukla bu hareketliliğin gerisinde kaldığınının bir göstergesidir.

Düzen muhalefeti ile büyük ölçüde bağlarını koparan ya da koparmaya çalışan, toplumsal muhalefetten büyük beklentileri olan insanlara 1 Mayıs’ta Taksim’i işaret edememek ne iddia edildiği gibi önümüzdeki sürece katkı sağlayacak bir kazanım ortaya çıkarmıştır ne de alternatif bir yol açma açısından kitlelere yeni bir şey söylemiştir. Aksine işçi sınıfı ve gençlik hareketi arasında oluşturulması gereken organik ilişkinin önüne bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde bariyer konulmuştur.

Şimdi bize düşen görev İstanbul 1 Mayıs’ında gençlik ve işçi hareketi arasına konan bu bariyeri ortadan kaldırmaktır. Gençliğin içinde bulunduğu durum, müdahale edilmediği, yönlendirilmediği, örgütlenmediği müddetçe umutsuzluğa, karamsarlığa ve yılgınlığa varabilecek olan büyük potansiyelli bir enerjiyi ve siyasi radikalizmi içermektedir.

Biz ya siyaset yapmaktan çekinecek, bu enerjinin ve potansiyelin karamsarlığa, yılgınlığa evrilmesini izleyecek ya da gençliği de içine alan öncü, sosyalist siyaset yapma görevimizi yerine getireceğiz.

Kitlelerin örgütlenmeye, siyaset yapmaya, inisiyatif almaya, cesaretlenmeye bu kadar açık olduğu bir dönemde ne siyasi radikalizmin peşine takılıp oradan oraya savrulacak ve kitleleri davet ettiğimiz zemini kaybedeceğiz ne de kendi mevcudiyetimizi, alışkanlıklarımızı, konfor alanlarımızı korumak pahasına siyasete müdahale etmekten geri duracağız. Biz müdahaleci, iddialı, kendine güvenen, kitlenin arkasında kalmayan, zeminini kaybetmeyen, günün büyüsüne kapılmayan, günün gerekliliklerinin farkında olan, militan, mücadeleci bir sosyalist siyaset inşa edeceğiz. İddiamız budur.

Trend