İki yıl önce, bu toprakların gördüğü en büyük felaketlerden birini yaşadık. 6 Şubat gecesi birkaç dakika içinde yüz binlerce insanımızı kaybettik; en az o kadarı hayatı boyunca iyileşmeyecek sakatlıklar, yaralanmalar yaşadı. Bunlar sayıları küçültse de devletin de sürekli sürekli kafamıza boca ettiği her bir canı önemseyen değil de konuya istatiksel bakan halk düşmanlarının da söylediği şeyler.
Bir de onların söylemedikleri var elbette. Geçen iki yılda bu depremin felakete dönüşmesinde payı olan tek bir kişinin bile istifa etmemesi gibi, AKP’den vekil olmak için görevinden ayrılan Hatay valisini saymazsak tabii, milyonlarca insan kışın ortasında çadır beklerken bunu parayla satan Kızılay’dan, kaçak-dayanıksız yapılara ruhsat veren katliamın ortağı hiçbir kamu görevlisinin ceza almayışına, bitmek bilmeyen para hırsları uğruna depremde diktiği binalar tuzla buz olan ve cezasız kalan binlerce müteahhit var. Yüz binlerin hâlâ evi olmaması yüzünden çadırda ve konteyner kentlerde, o ay gelecek bir erzak kolisine muhtaç, yaşama tutunma çabası devam ediyor. Bu listeyi daha da uzatabiliriz ama bu yazıda üstünde duracağımız konu ise devletin eksiklikleri veya yapmadığı görevleri değil bizim nerelerde eksik kaldığımız olacak, çuvaldızı kendimize batıracağız.
Deprem haberi alınır alınmaz bölgedeki devrimcilerle koordineli şekilde tüm devrimci güçler kendini seferber etti, ilk ekipler anında yola çıktı. Kalanlar metropoller başta olmak üzere tüm şehirlerde yardım ağları ve koordinasyonlar kurdu ve düzenli bir akış sağlandı. Daha depremin ilk saatlerinde ise devletin, başta AFAD olmak üzere, birçok kurumunun ne kadar aciz olduğu ortaya çıktı. Devrimcilerde ise yardım etmenin heyecanıyla yanıp tutuşan gençlerle, kendi gençliklerinde Marmara Depremi’ni görmüş ve orada deprem koordinasyonu ve yardımlaşmasının nasıl yapıldığını görüp öğrenen bugünün tecrübeli insanları çok iyi işleyen bir uyumla süreci ellerinden gelen en iyi şekilde yönettiler. Tam bir geçmişten geleceğe hafıza aktarımı söz konusuydu.
Türkiye Devrimci Hareketi deprem gibi bir felakete hazırlıklı değildi ama binlerce devrimci ve onların koordine ettiği yüz binlerin hayatından fedakarlık ederek (üniversitelilerin okula dönmek yerine bölgedeki faaliyetlere devam etmesinden birçok kişinin işini kaybetmek pahasına bölgede kalmasıyla, göndereceği yardımı kamu kurumlarına değil devrimcilere emanet etmesiyle), depremin ilk şokundan alnının akıyla çıkmayı başardı ve uzun zamandır sönümlenen bir düşünce yavaş yavaş kafalarda belirmeye başladı: Evet, biz yapabiliyormuşuz. Halkın sorunlarına gerçekten el atabiliyor ve çözebiliyormuşuz.
Hatay başta olmak üzere birçok deprem bölgesinde devrimciler halk tarafından öyle benimsenmişti ki devlet, devrimcileri Sevgi Parkı gibi alanlardan atmaya geldiğinde polislerin karşısına halk dikildi ve polis amirinin yüzüne şunları haykırdılar: “22 gündür ilk kez devletten birileri geldi ve şu an çatışma çıktı, 22 gündür bize sahip çıkan Halkevleriydi!” Sevgi Parkı’ndaki depremzedeler bu sözlerle, birçok yerde de diğer devrimcileri savundukları gibi, polise karşı durdu. Bu tablo yıllar sonra karşımıza çıktı ve demek ki oluyormuş dedirtti.
Bu noktadan sonra yapılması gereken kapsamlı ve etkili stratejiler geliştirmek; kısa, orta ve uzun vadeli planlar oluşturmak, mümkün olduğunca devrimci dayanışmayı büyütmek ve asla ama asla sahadan çekilmemek aksine kadroları ve üyeleri bölgeye yığmak olmalıydı. Bu durum sadece strateji açısından değil, depremden sonraki yaşamın devam etmesi için de elzemdi. Bunu şu şekilde örneklendirmek doğru olacaktır: Hâlâ yüz binlerin yaşadığı konteyner kentlerde binlerce genç uyuşturucu batağında, hiçbir denetim olmadığı için yeni mafyatik çeteler türedi. Her geçen gün de daha fazla genci bu bataklığa çekiyorlar. Diğer en önemli sorun ise ciddi bir fuhuş ağının bu kentlerde kurulmaya çalışılması. Başta kadınlar olmak üzere birçok kesim unutulmuşluk, çaresizlik arasında bu yola birçok zaman tehdit ve şiddette kullanılarak itilmeye çalışılıyor. Bu yaşananları engelleyecek ana güç olan devrimcilerin ise bölgeden çekilmesi bu durumun oluşmasında maalesef etkili oldu, yıllarca Okmeydanı’nda, Gülsuyu’nda torbacılara, fuhuş çetelerine göz açtırmayan devrimciler deprem bölgelerinde bu bataklığı kurutmakta etkili olamadılar.
Hayatın tam anlamıyla yeniden başlaması için hızlı bir şekilde halk komiteleri oluşturulmalı; temel ihtiyaçlar başta olmak üzere eksiklikler nasıl giderilecek, bu şehir nasıl tekrardan ayağa kaldırılacak gibi sorulara devlet dahil hiç kimseden bir şey beklemeden özgücüyle ve kendi alacağı kararlarla bu sürecin üstünden gelinebilmesi için ön ayak olunmalıydı.
Kısa bir süre sonra yapılacak genel seçimler bir amaç değil araç olarak kullanılmalı, CHP ve diğer gerici ortaklarının helalleşme planlarına karşı tam anlamıyla bir “Hesaplaşma” çağrısını büyütmek, depremden beri süregelen dinamizme devrimci bir dalga eklenmeliydi. Seçimlere bir yandan Kemalist ve politik herhangi bir görüşü olmayan kesimlere tatlı gözüküp, Kılıçdaroğlu’na destek açıklayıp bir oy da kendimize istemek yerine yıllardır süregelen yolsuzlukların, krizlerin, çatışmaların ve son olarak da asıl yıkıcı unsur olan depremin ardından halkın sopasını elinde tutacak ve halk adına bu düzene meydan okuyacak devrimci bir aday çıkartılmalıydı; işçi sınıfı ve tüm ezilenler adına ses yükseltilmeliydi, 2014’te Demirtaş’ın adaylığıyla ciddi bir ivme kazanan ve 7 Haziran’da AKP’yi sarsan bir sürecin birçok açıdan çok daha farklı ama benzer bir etki yaratılabilecek bir şans küçük hesaplar uğruna feda edildi.
Gelgelelim diğer konularda da ağırlıklı olarak bunların tam tersi yönünde hareket edildi, dayanışma yerine herkes kendine bir köşe kapma derdine düştü. Kızıl bayrakları hep beraber yükseltme şansı varken biz burayı hallediyoruz size gerek yok gibi bir anlayış baş gösterdi. Bu durum seçim atmosferinin de etkisiyle sokak siyasetini seçim siyasetinin gölgesinde bıraktı. Adeta tek kurtuluş seçime indirgendi ve fabrikalardan, okullardan, varoşlardan gerçek bir sınıf hareketi çıkartacak yol reddedildi. Bölgede kalanların da verimi her geçen gün azalıyor, en küçük gerçek bir plandan yoksun olunduğu için insanlara temel ihtiyaçlarını ulaştırmadan, erzak dağıtımı yapmanın ötesine gidemiyorlardı.
Peki, ne yapmamız gerekiyordu? İlk başta kendimize bir hedef koymalıydık. Depremin ilk şokunu atlatır atlatmaz gücünü halktan alan icracı ve denetleyici komiteler oluşturulmalı, hangi yolların acil olarak yapılması gerektiğinden şehir planlamasının nasıl olacağına kadar, doğrudan demokrasi anlayışıyla hareket eden yapılar olmalıydı bunlar. Tüm devrimci örgütlerin gerektiğinde aklıyla gerektiğinde yumruğuyla arkasında dimdik durduğu halktan aldığı güçle gerektiğinde valiye gerektiğinde bakana karşı durabilecek bir yapı inşa etmeliydik. Bu komiteler yeni nesil bir Fatsa örneğine evrilebilirdi. Halkın kendi kendini yönettiği bu doğal süreç, belediye gibi yerel iktidar erklerini de kısa bir zamanda parçası haline getirebilecek büyük bir dip dalga olabilirdi. Devrimci tarihimizde de 70’lerde ve 90’larda bu örnekleri birçok yerde hayata geçirdik. 1 Mayıs Mahallesi’nden Çayan Mahallesi’ne, Gazi’den Gültepe’ye mahalleler inşa edildi; sağlık ocaklarından okullara, okullardan sanat kurslarına tamamen devrimcilerin sıfırdan var ettiği ve parasız, eşit, örnek bir model oluşturduğu yerlerdi buralar. Devletin bu örnekleri yok etmek için birçok kez saldırdığı binlerce insanın canı pahasına koruduğu ve birçoğunun hayatını kaybettiği mahalleler. Elbette bu mahalleler bir günde kurulmadı, arkasında yılların emeği, çalışması vardı ve bizim de bunu yapmamız gerekirdi. Devrimciler adeta kendilerine gecekondulardan birer kale yapmışlardı. Her türlü toplumsal olaya buradan gidiliyor ama dost olmayan kimse alınmıyordu. 1996 1 Mayıs’ı gibi tarihi örneklerin de çıkmasında bu gecekonduların önemi büyüktü.
Biz bunların hiçbirini yapmadık. Ulaşım ağının tamamen çöktüğü birçok şehirde, küçük bir servis ağı kurarak her gün binlerce çocuğun okula gidebilmesini bile sağlamadık. Yapılamayacağından değil, böyle bir hedefimiz olmamasından dolayı yapmadık. Peki, sol ne yaptı? CHP’li belediyelerden biraz daha iyisini yaparız mantığıyla ezici çoğunluğu Arap Alevi ve doğuştan muhalif olan yerlerde belediye kapmaya çalıştı. Hedeflerimizi küçük tuttuk, kazandıklarımız da çok daha küçük oldu. Arkamızda örgütlü bir güç olmayınca da merkezi hükümete karşı durmayı geçelim, bir nevi onların insafına kalmış olduk. Devrimci bir kültürü, devrimci bir yaşamı inşa etmeyi geçtik, yapmayı belki de hayal dahi edemedik. Oligarşinin her geçen gün baskıyı, sömürüyü arttırdığı bu koşullarda yeni bir direniş cephesi kurmayı ve buradan bir iktidar hedefleme fikri bazılarımıza zor, bazılarımıza fazla devrimci geldi.
Bu noktada kendimize sormamız gereken soru bizim kim olduğumuz ve neyi hedeflediğimizdir. Tarihimiz boyunca mahkûm ettiğimiz ve düzenin yara bandı olarak gördüğümüz “sosyal demokrasi”den bu durumda farkımız kalır mı? Konu sadece insanlara yardım etmek ve bunun propagandasını yapmaksa bunu onlar da yaptı bu süreçte.
Bizse çok daha fazlasını istiyoruz. Küçük kazanımlarla, biraz daha iyi şartlarla yetinmeyeceğiz. Direnişimizin ateşiyle oligarşiyi yakacağımız, tüm iktidarı alacağımız güne kadar bu yönde ilerlemeye devam edeceğiz.



