28 Ocak 1921’de içinde Mustafa Suphi’nin de olduğu 15’ler heyeti acımasızca Karadeniz’de katledildi. Anadolu’da Türk, Ermeni, Rum, Kürt tüm halkların beraberce yaşayacağı düzeni kurmaya; emperyalist savaşta halkı birbirine kırdıran burjuvazi ve devlet kadrolarını mahkûm etmeye geliyorlardı. Bakü’de Enver’i ve diğer İttihatçıları mahkûm ederek, tüm doğu halklarının onayıyla Anadolu’daki Bolşevik cereyanına yön vermeye geliyorlardı. Katliamlarla zenginleşen ve yeni edindiği zenginliklere sıkı sıkıya tutunmaya kararlı gerici sınıflara karşı halkıyla beraber mücadele etmeye geliyorlardı. Ölüm fermanı için bundan daha geçerli bir sebep olamaz.
Katliamı kimin tertipleyip kimin emrettiğiyle ilgili tartışmalar 100 yıldır sürüyor. Aslında çözümü basit bir tartışma. Ancak Türkiye’de kimi komünistlerin yedeklemeye çalıştıkları Kemalist unsurlara fazla yaslanmaları sonucu benliklerinin bir kısmını feda ettiler. Sapmalar etkisini gösterdi. Dönemin siyaset yapılmaya zorlanan dar alanı ideolojiye de sirayet etti. Günümüze kadar da etkisini sürdürüyor.
Katliamı kaynaklarla derinlemesine ele almadan önce Türkiye sol hareketleri içerisinde Mustafa Kemal’i yaptıklarından arındırarak bağrına basma eğilimi olduğunu görmek gerekiyor. Bu eğilimi eleştirmek “halktan kopmak”, “ulusun değerlerinden uzak olmak” gibi bir komünist için yalnızca burjuvazinin empoze edilmiş değerleri anlamına gelmesi gereken cevaplar alıyoruz. Marks, “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda egemen düşüncelerdir: Yani, toplumun maddi egemen gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen fikrî güçtür.” [1] dediğinde ne kadar haklı olduğunu burada açıklama ihtiyacı duymuyorum. Egemen fikrin, egemen değerlere tekabül ettiğine herkesin kendi aklıyla ulaşması zor olmamalı.
Mustafa Kemal döneminde yaşamış bulunan komünistler ister istemez bu eğilimden daha az etkileniyor. Bu eğilimden ve baskılardan (1927 Tevkifatı) etkilenenlerden en bilineni Şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşları, komünizmin inkarına soyunup, Kemalizme boyun eğerek Kadro dergisiyle rejimin sınıf uzlaşmacı ideolojisinin altyapısını hazırlıyorlar. Bir de bu baskılara boyun eğmeyenler var ki onlar rejimin sınıf karakterinin gayet farkında. Bunlardan bir tanesi de Nazım Hikmet. 1924 yılında yayınladığı ilk şiir kitabına başlık olarak seçtiği 28 Kânunisânî şiirinde,
“Burjuva Kemal’in omuzuna binmiş
Kemal kumandanın kordonuna
Kumandan kahyanın cebine inmiş
Kahya adamlarının donuna
Uluyorlar”
derken dönemi yaşamış komünistlerin katliamı kimin yaptığını gayet iyi bildiğini ve ilk kitabına adını verecek kadar önem atfettiğini öğreniyoruz. Burjuvaziyi omzunda taşıyan Mustafa Kemal’in, kumandan Kazım Karabekir aracılığıyla Yahya Kahya denilen Trabzonlu çete liderinin cebini doldurarak adamlarıyla Mustafa Suphi’yi katlettiğini bize bildiriyor. Kuşkusuz dönemin tanığı üst düzey bir komünist kadronun açıklamaları önemli, ancak yeterli değil. Bu olay örgüsünü aşağıda daha detaylı açıklayacağız. Öncesinde ise sahneyi hazırlamak gerekiyor.
Anadolu’da Bolşevik Cereyanları
Milli mücadele döneminde henüz işçi sınıfı olmadığı söylenir. Nüfuz sayısı bazında doğru olduğunu kabul etmek gerekiyor. Daha çok tarım işçileri ve küçük işletmelerde manifaktür tarzı çalışma alanları mevcut. Şüphesiz Osmanlı’nın son dönemlerinde özellikle gayrimüslimlerin sosyalist geleneklerinden ve işçi örgütlenmelerinden aldıkları mirasla 1908’den beri yasaklanana kadar 1 Mayıs kutlamaları da başta olmak üzere eylemlere çıkıyorlar. 1908 ile artan grev ve eylemlerin, milli mücadele döneminde katlanarak arttığını görebiliyoruz.
Üretim sürecinin henüz geri bir aşamada olması sebebiyle işçi sınıfı oluşumu tamamlanmamış olsa bile, o dönemde Bolşevik devriminin İngiliz emperyalizmine vurduğu darbe ve halklara verdiği hakların tüm doğu halklarında sempati toplamaya başlıyor. Anadolu insanı da bundan ayrı kalmıyor. Henüz emekleme aşamasındaki işçi sınıfının ideolojisi Bolşevik devrimiyle beraber kendisi uzanabileceğinden çok uzaklara ulaşabiliyor. Özellikle aydın kadrolar hem yurt dışında hem yurt içinde ülkeyi kurtarmanın yolunu, Batılıları ezen Bolşeviklerin organizasyonu ve toplum yapısıyla başarılabileceğini düşünmeye başlıyor. Bu kadroların ve ileri gelenlerin birçoğunun gerçek Marksist Leninistler olmadıklarını vurgulamak önemli. Birçoklarının Bolşeviklikte diretmek yerine milliyetçi hükümetten yana taraf almaları, sonradan Kadro dergisine savrulmaları gibi sonuçlara da yol açıyor. Ancak gerçek düşünce ve ideallerinin ne olduğundan bağımsız, Bolşevik sempatizanı ve Sovyet Rusya’yı kopyalamaya hevesli, halk şuralarıyla yönetimi benimsemeye hazır kitle ve kadroların bulunduğu gerçeği bizim açıklamalarımız için yeterli. Öyle ki, Mustafa Kemal tarafından resmi komünist partinin kurulmasını bununla bağdaştırmak gerekiyor. Sonradan anlatıldığı gibi Sovyet yardımları koparma çabası gerçek motivasyonu gizliyor.
Anadolu’da Bolşevik sempatisini ve milliyetçi/ittihatçı kadroların deyimiyle “Bolşevik cereyanı”nı iyi kavramak gerekiyor. Tarihte Anadolu’da burjuva devriminin, komünistleri bir karşı devrimle sınadığı sonucuna yol açıyor. Anadolu’da Bolşevikliğe yakınlaşma ve yönetim tarzının uygulaması yönündeki önemli çabaların kati suretle önünün kesilmesi gerekiyor. Havuç ve sopanın en sofistike biçimleri deneniyor. Halkçılık adı altında göstermelik politikalar ve oyalamalar, resmi komünist parti kurularak bağımsız komünist faaliyetin yasaklanması, baskılar ve ihanet uydurmaları. İttihatçı komplo ve siyaset geleneğini devir alan Ankara’daki burjuvazinin kadroları, repertuarındaki her oyuna başvuruyor.
Anadolu’daki bu hareketi komünistler dışında anlatan olmadığı için birçok kişiye pek inanılacak gibi gelmiyor. Komünistler içerisinde de bunu azımsama yolunda gidenler de bir hayli çok. Bu yüzden çeşitli kaynaklara başvurmak şart oluyor. Mesela Türkiye’de uzun süre ABD büyük elçilikte çalışan George Harris’e göre:
“Komünizm, muhakkak ki bir kitle hareketi olamamış, bunu başaramamıştır. Yine de istiklal mücadelesinin ilk safhaları esnasında, bir yerde, komünistlerin iktidarı elde etmelerine hemen hemen ramak kalmıştı. Bu tarihte komünist liderler, Anadolu ihtilal hareketinin başlıca askeri gücünü teşkil eden önemli partizan birlikleri ile özel bir ilişki kurmayı becermişlerdi. Komünistlerin etkisine kapılmış bu güçlere, Ankara rejimine karşı böylesi bir kafa tutma, meydan okuma tavrı takındırmıştı ki, Atatürk filizlenmekte olan bu komünist hareketini kontrol altına alıp hizaya getirmek çabasıyla, kendi Resmi Türk Komünist Partisi’ni kurmak zorunda kalmıştı. Ancak Batı Cephesi’nde, orduda, yüksek komuta heyetinde yapılan değişikliği takiben, yenilerde tensik edilmiş muntazam kuvvetlerin, meydan muharebesinde bu partizan birliklerini nihayet ezmeyi başarıncaya kadar, sözü edilen tehlike şiddetini muhafaza etti.” [2]
Burada bahsedilen partizan birlikler Çerkes Ethem’in Kuvayı Seyyare’si oluyor. Ethem’in güçleri, Batı Cephesi’nin en önemli kuvveti. Yunanlılarla savaşarak kahramanlıklar gösterdiği için prestiji çok yüksek. Bu sırada Ankara hükümeti kendini korumaktan aciz. 1920 Haziran’ında Yozgat’ta, Ankara’nın yanı başında çıkan ayaklanmayı bastırması için Egeden Ethem’i çağırıyorlar. Ethem Batı cephesini boş bırakmak istemediği için istemeye istemeye kabul ederek padişahçı ayaklanmayı bastırıyor. Ankara hükümetinin düzenli birliklerinin beceremediğini Ethem’in partizan gerillaları başarıyor. Ethem’in prestiji artıyor.
Batı Cephesi komutanlığından alınıp Moskova sefirliğine atanan Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları’nda:
“Ankara’da, bütün muzır [zararlı] Bolşevik cereyanlarına Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin istediği istikameti verebilmek için resmi bir komünist partisi kurulmuştu.”
Halkta ve aydınlarda var olmayan bir Bolşevik cereyanını bastırmak için resmi komünist parti kurulmayacağının hakkının verilmesi gerekiyor.
Mareşal Fevzi Çakmak’ın notlarına ulaşan Mete Tuncay şu şekilde aktarıyor:
“O tarihte Rusların Anadolu’da gizli komünist faaliyetlerini kontrol edebilmek üzere, Mustafa Kemal de dahil olduğu halde cümlemiz, mesela Fevzi Yoldaş ismini alarak ve kırmızı tepeli kalpak giyerek bir komünist meclisi yapmıştık.” [3]
Komünist faaliyetleri kontrol edebilmek için komünist “cosplay”i yapmak zorunda kalan milli mücadele paşaları. Devamında da Bolşeviklerin kendileri yerine Ethem gibi “çapulcuları” daha yakın görmelerini eleştiriyor. O sırada 1920’de Çerkes Ethem ise durumu şöyle göz önüne seriyor:
“Arif Oruç Bey’i tanımış, matbaa alması için para vermiş, Yeni Dünya Gazetesi’ni çıkarmasını temin etmiştim. Cümlemiz, Bolşeviklerin ilan ettikleri her milletin hürriyet ve haklarının tanınacağı vaadinin samimiyetine inanmıştık. […] Bizim o zamanki halet-i ruhiyetimiz, ne olursa olsun bir yere tutunmak mecburiyetinde idi. Hiçbir yerden güler yüz ve ümit görmüyorduk. Sadece Bolşevikler alakadar oluyor idiler. Millet Meclisi ilk sefaret heyetini Rusya’ya göndermişti. Lenin’in bütün milletlere hürriyet vaat eden beyannamesi elden ele dolaşıyordu” [4]
Türkiye’de komünistler Brest-Litovsk’u Sovyetler Birliği ekseninden ele alırlar. Ancak bu yazının konusu bağlamında unutulmaması gereken, Brest Anlaşması’na Osmanlı paşalarının da katıldığı ve Erzincan’a kadar işgal etmiş Rus ordularının Bolşevik hükümetle beraber karşılıksız çekileceği kararının okunmasıdır. Bunun halkta ve kadrolarda bıraktığı itibarı, güveni yadırgamak mümkün değil.
O dönem İstanbul’da görevli olan Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Bristol’un Dış İşleri Bakanı’na gönderdiği 18 Mart 1920 tarihli raporu:
“İşgalden önce cuma günü, Türk İlahiyat Okulu’nda, Darü’l-Hikmetü’l-İslamiye’de, milliyetçilerin gizli bir toplantı yaptıkları bildirildi. Bu toplantıya çok sayıda hoca ve milliyetçi militanlar katılmışlardır. 1914’te cihat ilan eden Şeyhülislam ve Fetva Emini’nin hazır bulunduğu bildirilmiştir. Bu toplantıda yıkıcı barış koşullarına muhalefet etmek için ne gibi önlemler alınabileceğinin tartışıldığı ve Bolşeviklikten yana bir bildiri yayınlamanın kararlaştırıldığına inanılıyor. Güya müttefikler bu toplantıdan haberdar olmuş ve bu da hareketleri çabuklaştırmış. Bildirildiğine göre İngilizler daha sonra Şeyhülislam’a anti-Bolşevik bir bildiri yayınlamasını emretmişler, o da Kur’an’ın komünizmi kapsamadığını söyleyerek reddetmiş.” [5]
1920 başlarında İstanbul’un ilahiyat öğrencileri Bolşeviklerden yana bildiri yayımlayabiliyor. İstanbul’un din adamları bile o dönem Bolşevizmi karşısına alacak şekilde davranamıyor.
Aynı tarihlerde Yunus Nadi, Aydınlı Ahmet Bey’den aldığı mektubu kaydediyor:
“Ciddi söylüyorum Nadi Bey, Yunan’ın def edilmesi hesabına vicdanen kani olmadığını Bolşevikliğin memleketimizde hüküm sürmesine ve bütün mal ve mülkümüzden bizlere bir zerre kalmamasına razıyım.” [6]
Küçük burjuva ve burjuva aydınların büyük korkusu olan mülksüz kalmanın bile o dönem geri plana atılabilecek seviyede olduğunu görüyoruz.
Belki de 1920 Anadolu’sundaki güç ilişkilerini anlamak için en önemli göstergesi, sol Bolşevik sempatizanı Halk Zümresi’nin adayı Dr. Nazım Resmor’un, Mustafa Kemal’in adayı Refet Bele’ye karşı 98’e 65 oy ile Dahiliye Vekilliğine seçilmesidir. Dr. Nazım, İslamcı halka Bolşevizmi anlatmaya çalışan Yeşil Ordu Cemiyeti’nin kurucularından, daha sonra gizli Türkiye Komünist Partisine dönüşecek olan Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası’nın da kurucularındandır. Dahiliye Vekilliği, iç savaş döneminde askere alımlara kadar, oldukça yetkili ve önemli bir bakanlık. Bundan önceki iki Dahiliye Vekili (Cami Baykurt, Hakkı Behiç Bayiç) de sol görüşlü kişiler. Üçüncü kez Bolşevik sempatizanı Dahiliye Vekili’ne tahammül edemeyen Mustafa Kemal, birçok yıldırma yöntemi deniyor, sonunda Çerkes Ethem’i Dr. Nazım’ı istifa etmesi için ikna etmeye yolluyor. Çerkes Ethem neden yaptığını açıklamasa da anılarında fazla bilgisi olmadığını ve pişman olduğunu dile getiriyor.
Şüphesiz burada ortaya koyulan delillere daha fazlası eklenebilir. Daha fazla uzatmamak adına bu kadarıyla Anadolu’daki Bolşevik akımının yeterince açık olduğunu gösterdiğimizi düşünüyorum.
Tasfiyeye Doğru
4 Eylül’de ise Dr. Nazım Resmor Mustafa Kemal’in adayına karşı Dahiliye Vekilliği’ni kazanıyor. Dr. Nazım ile hesaplaştıktan sonra 13 Eylül’de güya Anadolu’daki İştirakçilerle (sosyalistlerle) iş birliği etmesi için Mustafa Kemal, Mustafa Suphi’nin Ankara’ya tam yetkili birini yollamasını istiyor:
“Aynı hedefe yürüyen Türkiye İştirakiyun Teşkilatı’yla tamamen iş birliği edebilmek için Büyük Millet Meclisi’ne tam yetkiye sahip bir temsilci göndermenizi rica eder ve bu vesile ile samimi hürmet ve selamlarımı sunarım” [7]
13 Eylül’de bunu yazdıktan 3 gün sonra, 16 Eylül’de Ali Fuat Paşa’ya yazdığı mektup dikkat çekici:
“Bolşevikler aynı zamanda memleketimizde Bolşevik teşkilatı kurmak için olağanüstü faaliyete başlamışlardır. Baku’ya gönderdikleri Mustafa Suphi ve arkadaşları vasıtasıyla Türkiye Komünist Genel Merkezi’ni meydana getirdiler. Tamamen Bolşevik fikirlerine kazanılan saf ve saf olmayan kişileri sahilin her noktasına çıkardıkları gibi içeride de Eskişehir ve Ankara’ya kadar göndermişlerdir. Amaçları memlekette bir sosyal devrim yapmaktır. […] Memleketimizin fikir ve devrim taraftarı olan veya bu perde altında türlü amaçlar peşinde koşan adamları da bu durumu fark etmeksizin Bolşevik teşkilatını kolaylaştırmaktadırlar. […] Açıklamamdan anlaşılmıştır ki, kayıtsız şartsız Rus tabiiyeti demek olan dahildeki komünizm teşkilatı amaç olarak tamamen bizim aleyhimizedir. Gizli komünizm teşkilatını her surette durdurmak ve uzaklaştırmak zorundayız. Meclis’te yeni olarak meydana çıkan halk zümresi bizim tanıdığımız arkadaşlardır. Bunlar memlekette bir sosyal devrimin -kısmen olsun- gereğine inananlardır. Bu teşebbüsün nedenlerini sarmalayamamaktadırlar. Hükümetten ayrı bir zümre yapmaktan vazgeçirmek istedik, mümkün olmadı, fakat şimdi halkçılık programı altında hükümetçe bir program kabul ettik. Halk zümresi kendiliğinden dağılmış gibidir.” [8]
13 Eylül’de Mustafa Suphileri çağırıyor, 16 Eylül’de ise Bolşevik tehlikelerden bahsedip engellenmesini salık veriyor. Bir yandan da meclisteki sol kesimin halkçı politikalarla nasıl soğurulduğunu anlatıyor. Nitekim 26 Ekim 1920’de daha da ileri gidip Resmi Türkiye Komünist Fırkası’nı kurduğunda aynı tecrübeden hareket ediyor. Bu sefer resmi bir komünist parti bulunması bahanesiyle, gizli çalışmaları, ayrı komünist faaliyeti ve kendi kontrolünden geçmeyen politikaları yasaklatıyor. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının bunlardan henüz haberi olamıyor.
25-26 Ekim aynı zamanda Çerkes Ethem kuvvetlerince kazanılan Gediz zaferinin azımsanarak, mağlubiyet gibi gösterildiği tarih. Çerkes Ethem’in komuta ettiği “düzensiz” Kuvayi Seyyare birlikleri kendi adıyla Seyyare-i Yeni Dünya olarak çıkardıkları gazete (Mustafa Suphi’nin Bakü’de çıkardığı gazetenin isminin de Yeni Dünya olması önemli bir ayrıntı) ile kendi prestijini halkçı Bolşevik sempatizanlarına katıyor. Bunun karşısında ise “düzenli” birliklere komuta eden milliyetçi Ankara Hükümeti bulunuyor. Çerkes Ethem (ve gerilla birlikleri) ile Anadolu’daki sol siyaset ilişkileniyor. Karşılarında ise mücadelenin öncülüğünü kaybetmemeye özen gösteren milliyetçi Ankara hükümeti ve düzenli birlikleri çıkıyor. Anadolu Bolşevizmi ile Ethem’in ilişkisiyle ilgili en açık ifadeyi rakibi Batı Cephesi komutanı İsmet İnönü raporunda özetliyor:
“Bolşevik cereyana sahip çıkmak istiyorlar.” [9]
Şu anda derinlemesine incelemenin yersiz olacağı bir dizi olay sonucunda aralık ayı sonunda Çerkes Ethem’in ayaklandığı söylenen telgraf çekiliyor. Bu sırada Çerkes Ethem’in kesinlikle siyaset bilmediğini ve duygusal davranışlarıyla durumu yokuşa sürdüğünü de eklemek gerek. Bu olaylar sonucunda meclise de söverek kendini Ankara’daki meşru görülen hükümete düşman eden Çerkes Ethem ve düzensiz birlikleri mücadelenin de düşmanı ilan edilmiş oluyor. Bu kadar prestijli bir kahramanı yıkmak için ise Yunan ile iş birliği yaptığı söylentisini çıkarmak gerekli bulunuyor. Bununla beraber Dr. Nazım’ın kurduğu ve resmi komünist partiden bağımsız Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası üzerindeki baskılar da arttırılıyor.
Bu olaydan 10 gün kadar sonra 6 Ocak 1921’de düzenli birliklerin en önemli zaferi kazanılıyor. Somut olarak sıradan çatışmalardan da daha küçük çaplı, devriye sırası çıkan bir çatışma olan 1. İnönü Muharebesi, Ankara Hükümeti’nin istediği şekle sokuluyor. Tam da düzensiz gerilla birlikleri ve onunla bağlantılı solcu gruplar soğurulup iktidardan uzaklaştırılırken, düzenli birliklerin beklediği zafer kazanılmış oluyor.
1920’nin sonlarında özellikle Eylül aylarında gördükleri halkçı Bolşevik sempatizanı sol tehlikeyi bertaraf etmek için kararlar alıyorlar. Dr. Nazım’ın Dahiliye Vekili olmasına izin verilmemesiyle başlayan süreç, ekimde Resmi Komünist Parti ile devam ediyor. Aralıkta Çerkes Ethem düşman ilan edilip tecrit edilirken baskılar artıyor. Şimdiye kadar irdelediğimiz bu sürecin 28 Ocak’ta Mustafa Suphilerin yok edilmesine varmasında çok belirgin bir eğilim seziliyor. Anadolu’daki Bolşevik cereyanları bir bir söndürülüyor. Nitekim 15’lerin katliamının sonrasında, 1921’de Dr. Nazım’lar da Çerkes Ethem’le ilişkilenmekten ve gizli komünist parti kurma suçlarından İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanıp 15 yıl kürek mahkumluğuna çarptırılıyorlar.
Suphi’nin Anadolu’ya Gelmekteki Acelesi
Mustafa Suphi’nin ittihatçılarla derdi olduğu biliniyor. Özellikle Bakü’deki Doğu Halkları Kurultayında Enver Paşa ile Bolşevik hareketin liderliği için verdiği mücadeleyi kazanmış gibi gözüküyor. Enver Paşa konuşmasını yaptığı sırada onu yuhalatmış, kurultayın sonucunda ülkeyi emperyalist savaşa sokarak emekçileri birbirine kırdıranları mahkûm ederek Enver’in yeni kurulan Türkiye Komünist Partisindeki etkisini sıfırlıyor. Bu yüzden Enver’le kanlı bıçaklı düşmanlıklar beslediklerini düşünmek için sebeplerimiz var.
Suphi Enver’in 1908 kahramanı olması ve İttihatçılardaki itibarını bildiğinden, bunun uzantısı olarak Ankara hükümetinin başındaki Mustafa Kemal’le çatışacağını düşünmesi çok zor olmamıştır. Ancak yanlış tahlil ettiği şey, Enver ve Mustafa Kemal’in arasındaki husumeti abartmak oluyor. Enver’i tasfiye edebilmek için Ankara Hükümeti ile ittifak kurmaya hazır. Resmi komünist partinin Enverci olduğunu düşündüğü için bir an önce Anadolu’daki Bolşevik hareketin öncülüğüne koşuyor. Aslında ölümüne koştuğunun farkında değil.
Mustafa Kemal ile Enverci ve eski ittihatçı diğer muhalif paşalar arasında husumetler var ve oluşuyor. Ancak yanı başındaki sorunlar aciliyet kazanıyor. İttihatçı kadrolarla son hesaplaşması ise 6 yıl bekleyebilir.
Aynı günlerde Anadolu’dan gelen, paşaların Türk komünistlerini tutuklama, baskı, suikast ve yok etme haberleri, Şerif Manatov’un Türkiye’den sınır dışı edilmesi ve Mustafa Suphi’ye uyarıları, Doğu Halkları Propaganda ve Hareket Sovyeti’nin Türkiye’ye gidişi zamansız bulması ve bekleme tavsiyelerini Mustafa Suphi reddediyor. Anadolu’daki devrimci durumu komünist bir yöne çevirme ve Enver kontrolü alamadan onunla mücadele etme çabası sağ duyunun tereddütlerini silip atıyor.
Anadolu’da Enver’in destekçileri bulunuyor elbette ancak Enver sanıldığı gibi henüz Anadolu’da örgütsel bir yapıya sahip değil. Bunu en iyi kendi sözlerinden öğrenebiliyoruz. Suphi’nin yola çıktığı Aralık sonlarında Enver’in Halil Paşa’ya yazdığı mektup şu şekilde:
“Şükrü’ye yazdığım talimatta memleket dahilinde doğrudan doğruya bize merbut arkadaşlar arasında bir parti teşkilatı kurmak ve bunu icabında memlekette variyete hâkim olacak şekilde müsellah olarak hazırlamaktır. Ben şimdi Talat Paşa ile çalışıyorsam da artık biz öyle kendi etrafında toplanacak olanların aleti gibi değil, belki icabında kendimiz vaziyete hakim olacak bir şekilde hazırlanmamız taraftarıyım.” [10]
Savaş öncesi Teşkilat-ı Mahsusa gibi gizli örgütlere sahip, devletin en önemli kademesinde ve İttihat ve Terakki’nin devrimi icra etmiş bir kahramanı olarak kariyerinin zirvesini yaşayan Enver Paşa, yıkım savaşına girmesiyle, Sarıkamış yenilgisiyle, ülkeden kaçmasıyla, kalan ittihatçıların liderliği Mustafa Kemal’e devretmesiyle gücünü yitirmiş gözüküyor. Bu denklemde unutulmaması gereken, Enver Paşa gibi olmasa da Mustafa Kemal de Enver’den bir alt kademede İttihat ve Terakki kadrosu olmasıdır. Sicili lekesiz olduğu için uluslararası alanda daha kabul edilebilir, Trablusgarp’ta, Sofya’da, Çanakkale’de önemli işlere imza atmış üst rütbeli bir subaydı. Anadolu’daki mücadeleye katılmak için Samsun’a gitmeden önce, Milli Mücadele’yi başlatan Karakol teşkilatıyla iletişimi olduğu da biliniyor. Yani İttihatçı kadrolar Mustafa Kemal liderliğinde hali hazırda Anadolu’da birleşmiş bulunuyordu.
Enver’in Anadolu’da gücünün olmadığına tanıklık edenlerden biri de Moskova’da Enver’le irtibat halinde bulunan Ali Fuat Cebesoy:
“Ruslar, Enver Paşa’yı Moskova’da bulundurmakla maksatlarına daha kolay erişebileceklerini sanmışlardı. Fakat Ankara’da, Enver Paşa ve arkadaşlarının teşekkülünden bambaşka ve onlarla hiç alakası bulunmayan kuvvetli bir teşekkülün vücuda gelmesiyle, Enver Paşa’nın Anadolu üzerinde nüfuzu olmadığını anlamışlardı.” [11]
Yalnızca Mustafa Suphi değil, günümüz komünistleri de Enver’in Anadolu’daki desteğini abartma eğilimde. Böylece Anadolu’da güçlü gördükleri Envercilerin Mustafa Suphi’nin katliamında rol aldığına yönelik anlatılarını güçlendirdiklerini düşünüyorlar. Bunun böyle olmadığını göstermeye devam ediyoruz.
Son Yolculuk
Mustafa Suphi ve arkadaşları aralık sonunda Kars’a geldiklerinde onları Kazım Karabekir karşılıyor. Üç hafta boyunca alıkonulup bekletiliyorlar. Bundan kısa bir süre önce 29 Aralık’ta Mustafa Kemal, Kazım Karabekir’e komünist cereyanları körükleme tehlikesi taşıyan heyetle buluşulduğunda kendisine bildirilmesini istiyor:
“Ankara’da komünist cereyanları arzu hilafınadır. Bakü Türk Komünist Fırkası reisi Mustafa Suphi’nin bu cereyanları körüklemesinin sakıncalı olacağı hatıra gelmektedir. Bir defa kendisini gördükten sonra mütalaa-i devletlerinin işaret buyurulmasını rica ederim.” [12]
Çerkes Ethem’i tasfiyeye uğraştıkları, Halk İştirakiyun Fırkasını baskı altına aldıkları bu dönemde Ankara’da daha fazla komünist etkisi görmek istemiyorlar. Uyguladıkları politikanın doğal sonucu oluyor. Çabalarının boşa gitmesini istemiyorlar.
Bir süre sonra bu sorunla nasıl başa çıkacaklarını Erzurum Valisi Hamit, Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal karara bağlıyorlar. Vali Hamit’in Mustafa Kemal’e gönderdiği 16 Ocak 1921 tarihli telgrafında planı şöyle açıklıyor:
“…Kazım Paşa ile bu babta cereyan eden muharebat neticesinde takarrür ettiği [kararlaştırıldığı] üzere, galeyanda bulunan halkın taarruzuna mahal vermeyerek, mumaileyhe [adı geçenin], maiyetini mahfuzen [korumak için] hudut haricine sevk olunmak üzere Trabzon’a göndereceğim. Bu babta başka bir emir ve mütalaa varsa tebliğ buyurulmasını rica ederim istirham eylerim…” [13]
Mustafa Kemal üstü kapalı şekilde belirtilen ve daha önce de konuşulmuş olduğu belli olan bu karardan memnuiyetini 18 Ocak’ta bildiriyor,
“Tedabir-i aliyeleri münasiptir [yüksek tedbirleriniz isabetlidir].” [14]
Bu diyalogdaki tedbirler heyeti korumaya yönelik gözükürken, birazdan göstereceğimiz kısmında aslında konunun heyeti koruma tedbiriyle alakası olmadığını ve bunun bilincinde olduğunu mecliste itiraf etmek zorunda kalıyor.
Mustafa Suphilere 22 Ocak’ta Erzurum’a vardıklarında kendilerine karşı protesto ve linç girişimleri organize edilmiş buluyorlar. Bölgedeki ittihatçı örgütler vasıtasıyla, yalan haberlerle galeyana getirilmiş ve alana toplandırılmış halkın tepkisiyle karşılaşıyorlar. Aynı gün bu sırada, birden fazla oturumla meşgul mecliste Mustafa Kemal olağanüstü bir hızla Erzurum’da yaşanan olaylardan haber alabilmiş gözüküyor:
“Erzurum ahali muhteremesi bunu en yakından tanıyanlardır… Erzurumlular böyle bir adamın memleket dahiline girmesinden son derece müteheyyiç olmuşlar [coşmuşlar] ve memlekete sokulmaması için teşebbüsatta bulundular.” [15]
Kazım Karabekir’in meclisten habersiz komünist Suphilerle buluşmasına tepki gösteren meclis üyelerine karşı Karabekir’i savunuyor. Savunurken bize de açık ipuçları bırakmayı ihmal etmiyor:
“Bir defa Mustafa Suphi’yi herkesten evvel şarkta Hüseyin Avni Bey’den evvel meydana çıkaran Kazım Karabekir Paşa’dır. Bu adamın memlekete girmesinin muzır olacağını takdir eden Kazım Karabekir Paşadır ve bunun memleket haricine, hudut haricine tardedilmesi lazım geleceğini bilen de Kazım Karabekir Paşadır. Bunun planını da yapan Kazım Karabekir Paşa’dır. Erzurum’da valiliğiniz değildir. Biz değiliz efendiler. Fatinane bir surette [zekice] yapmış olduğu planı, herkesten evvel icabedenlere faaliyet veren Kazım Karabekir Paşadır. Ben arz ediyorum. Çünkü vesaik vardır. Şuradan buradan bu meseleyi tasvir eden telgraflarını birer birer getireyim okuyayım… Binaenaleyh Kazım Paşa’nın Bolşeviklik ve komünistlik hakkındaki bütün mülahazatı ve bütün noktai nazarları şimdiki ifadatım ile anlaşılan manadadır. Fakat bu sözlerle sizi imtihan etmiştir… Ve Kazım Paşa’nın komünistlere temasta onlara karşı komünist görünmesi vaki olabilir. Memleket ve millet için nafi bir maksadı siyasi temin etmek içindir. Hakikatte komünist ve bolşevik olduğu için değildir.” [16]
Kazım Karabekir Paşa’yı, Karabekir’in nezdinde de kendisini savunurken Suphilerin tardedilmesi için gereken planlamaların hepsinden haberi olduğunu belirtiyor. Hatta Karabekir’i daha çok savunabilmek için onun payını abartma yoluna gidiyor.
Mustafa Kemal, 25 Ocak 1921’de Suphilerin Erzurum’dan kovuluşundan duyduğu memnuniyeti dile getiriyor,
“Erzurum’da Mustafa Suphi hakkındaki ulusal tepkilerin planını, daha önce Kazım Karabekir Paşa’nın ve daha sonra Hamit Bey’in yazılarıyla öğrenmiş ve uygun bulmuştum. Herhalde, doğudan gelecek yıkıcı herhangi bir akıma karşı Erzurum ve Trabzon’un ve bütün ülkenin bir demir duvar durumunda bulunacağına güveniyorum. […] Milletimizin dirliğini bozucu herhangi bir akımın nereden gelirse gelsin, duraksamaksızın kırılması doğal olduğundan […] gerek bakanlar kurulunun ve gerek bütün milletin uyanık ve tedbirli bulunması gerekir.” [17]
Kemal Paşa’nın bu sert sözlerinden 3 gün sonra Trabzon açıklarında Yahya Kahya tarafından katledilip soyuluyorlar. Suphilerin heyetinin tüm güzergâhını ve tepkilerini planlamış bu kişilerin, heyetin son durağını planlamamış veya yaşayıp yaşamamasıyla ilgilenmemiş olma ihtimali olabilir mi? Bunu düşünmek hayli zor. Özellikle Mustafa Kemal gibi titiz biri için. Özellikle de tüm planı bilip onaylamışken, Sovyetler Birliği ve Lenin için bu kadar önemli olduğunu kendi ağzıyla belirttiği bir adamın yaşayıp yaşamamasını umursamamış olabilir mi?
“Mustafa Suphi ile ilk temasta bulunduğu[m] zaman yalnız muhabere etmedim. Benim nezdimde ademi mahsus göndermişti. Hakikaten Eskişehir’de bulunduğum sırada Mustafa Suphi’nin ve daha bir adamın [Azadan Mehmet Emin] imzasıyla bir vesikayı ve bir [15 Haziran 1920 tarihli] mektubu hamilen bir zat [Süleyman Sami] bana mülaki oldu [ulaştı]. Mustafa Suphi bana müracaat ediyor ve diyor ki, bizim hariçte maksadı teşekkülümüz dâhildeki maksadı millimizi teshil [kolaylaştırmaktan] ve teminden [sağlamaktan] ibarettir […] Bu adam [Mustafa Suphi] Lenin’in yegâne adamıdır. Lenin, Türkiye hakkında bir iş yapmadan evvel mutlaka Suphi ile [görüşmektedir.] […] Ben doğrudan doğruya Mustafa Suphi’nin mektubuna cevaben [13 Eylül 1920 tarihli mektubu] yazdım […] Asıl mektubu getirip de mahrem tebligatta bulunan, söylediğim şeylerin hepsi hakkında müspet, müeyyid delaili [doğrulayan deliller] kafiye [yeterince] mevcuttur. Tekrar delile hacet yoktur.” [18]
Kendini meclise karşı savunmak için önemini abarttığını varsayıyor olsak dahi, Sovyetler Birliği’nin en çok değer verdiği iki önderden (Enver ve Suphi) bir tanesine objektif olarak yaklaşımında planlı davranmayı son anda bırakacağını düşünmek abes kaçıyor. Bu sebeple, sadece protestolardan haberdardı, ölümü Mustafa Kemal’den bağımsız gelişmiştir gibi açıklamaları sindirebilmek kolay değil.
Katillerin Akıbetleri
Yahya Kahya Trabzon’da kendi milis kuvvetleri olan ayrı bir hükümet gibi çalışan, rüşvet ve yolsuzluklardan halkı bıktırmış bir kişilikti. 12 Ocak 1922’de Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin paralarını zimmetine geçirmekten dolayı soruşturma açıldı ancak beraat etti. Trabzon vekili Ali Şükrü Bey bu olayı meclise taşıyarak Mustafa Kemal’i köşeye sıkıştırmaya çalışıyordu. Daha sonra rivayete göre Yahya Kahya:
“sanki bütün bu işlerde ben tek başıma mıydım; her şeyi olduğu gibi ortaya dökeceğim”
dediği için öldürüldü. Öldüren kişinin uzun süre Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı komutanı Topal Osman olduğu zannediliyor. Daha sonra mecliste Mustafa Kemal’in sık sık tartıştığı Ali Şükrü’nün cesedi bulunuyor. Belli ki öldüren Topal Osman da yaralanıyor. Yaralıyken kandırılmasıyla ilgili ileri geri konuşunca onun da kellesi gidiyor. Yıllar sonra emekli general olmuş olan İsmail Hakkı Tekçe (yine Mustafa Kemal’in Muhafız Alay Komutanı) cinayetleri işlediğini itiraf ediyor.
Bu kişileri doğruca tasfiye etmek isteseler bol bol İstiklal Mahkemesi kuran rejim illaki hukuki bir kılıf uydurup, sorunu daha meşru çözebilecek şekilde Trabzon’daki yerel yapılanmaları da mahkûm ederek bunu yapabilirdi. Ancak bu cinayetlerin işleniş tarzı, mağdura konuşma fırsatı vermeyecek şekilde planlandığını gösteriyor. Bunda da elbette alınacak ibretler vardır.
Kazım Karabekir bu süreçle ilgili daha sonra “Hayatım ve namusumla oynadılar.” diyecek. Anılarını anlattığı İstiklal Harbimiz kitabında olayları şu şekilde anlatıyor:
“Sinema şeridi gibi geçti o anlar gözümüzün önünden. Mustafa Suphi ve heyetinin uğradığı feci akıbet. Sonra onun mürettibi olan Kahya’nın 8 Temmuz 22’de öldürülmesi. Arkasından herif Sivas mahkemesine beraat ettirilmişti. Bunu askerler öldürdü diye benim üstüme attırılması. İş büyük millet meclisi tarafından el konulmak zorunda bırakıldı. Çünkü ikinci grup bunun muhalefet unsuru yapıyordu. 3 mebus gönderilmesi [Ali şükrü bastırıyor konuyu] ve bu kanaldan işin araştırılması sırasında Osman ağanın adamları tarafından yapılması. Arkasından Ali Şükrü beyin boğdurulması. Boğduran adamın Osman ağanın ve bazı adamlarının öldürülmesi bir sinema şeridi gibi gözlerimin önünden geçmesi”
Yıllar sonra gelen tanıklıklar
Katillerin ve kurtulanların bazı yakınları yıllar sonra tarihçilere ulaşabiliyor. Bu kadar hayatı etkileyen ve Türkiye tarihinde yer etmiş konularda insanlar yakınlarına tecrübelerini aktarmayı seçebiliyor. Mete Tunçay, “Türkiye’de Sol Akımlar” kitabında Kayıkçı Kahyası Yahya’nın oğlundan gelen bir mektuptan söz ederek şöyle bir not düşüyor:
“Kitabımızın yayımlanmasından kısa bir süre sonra, Yahya Kahya Bey’in oğlu Sayın Osman Kahya’dan 15/12/1967 tarihli bir mektup aldık. Bu mektupta ‘Yahya Bey’in o zamanki faktörlere göre vatani vazifesini’ yaptığını belirtiyor ve ‘asıl katilin bugün tapılan biri olduğunu zaman gösterecektir’ deniliyordu…” [19]
1967’de ve günümüzde tapınılan bu işlere bulaşmış tek bir kişi biliyoruz.
Bir başka mektup da Suphilerin heyetinden kurtulabilmeyi başarmış Abdülkadir’in yeğeninden geliyor. Tarihçi Mahmut Goloğlunun aktarıyor,
“Trabzon’un Maçka ilçesine varan heyet burada da bir eksikliğe uğradı. Heyette bulunanlardan Trabzonlu Veteriner Yüzbaşı Abdülkadir, Kars’tan çektiği bir telgrafla, Trabzon’a gelmekte olduklarını sevinç içinde kardeşi Mehmet Efendi’ye bildirmişti. [Mehmet Efendi Yahya Kahya’nın yakın arkadaşı olmakla kalmayıp aynı zamanda onun ‘umum vekili’ idi. Uzun süre görmediği kardeşini göreceğini Yahya Kahya’ya anlatmayı ihmal etmiyor] Yahya Kahya; Mustafa Suphi ve arkadaşları hakkında Ankara’dan emir aldığını Mehmet Efendi’ye bildirmiş, kardeşini kurtarmak istiyorsa, şehre girmesine engel olmasını, yola çıkıp bir yerde kardeşini heyetten ayırıp kaçmasını tembihlemişti.” [20]
Abdülkadir, kardeşinin uyarısıyla heyetten ayrılıyor. Heyet ajan olduğu anlaşılan Süleyman Sami ve Mehmet Emin’den sonra Abdülkadir’i de geride bırakarak 16 kişi olarak Trabzon’a ulaşıyor. Mektubu yollayan olaylardan habersiz olmasını bekleyeceğimiz Abdülkadir’in yeğeninin heyetle ilgili ancak tarihi inceleyen ve orada bulananların bilebileceği bilgiler verdiğini görüyoruz. Bu da gerçek tecrübelere dayandığı fikrini arttırıyor.
Enver Paşa’nın Memnun olması
Yakın zamanda yayınlanan Enver Paşa’nın anılarında bir mektuba denk geliyoruz. Bu mektup çoğunlukla cinayetin sebebini aydınlattığı düşünülerek ve Enver Paşa’yı cinayetin sorumlusu olarak göstermek için kullanılıyor. Halbuki bunu okuduğumuz zaman basit bir Türkçe dilbilgisiyle bile katliamı Enver Paşa’nın tasarlamadığını görebiliyoruz:
“…Komünist Partisi Reisi Suphi Bey, Bakü’de aleyhimde bulunduğu için biçareyi Trabzon’da evvela karla, tükürükle, hamallar epeyce ıslattıktan sonra bir motorbotla Batum’a iade etmek üzere yola çıkarmışlar. Halbuki yanında yüz yirmi bin Rus altını olduğundan kendisini zanlarınca yolda öldürmüşler paralarını almışlar. Mamafih bunu benim için yaptıklarından memnun olduğumu ve başkasına söylememeleri gerektiğini tembih ettim. Bence düşman da olsa, madem ki Müslüman, böyle olmamalıydı. Fakat ne çare, yazılan çekilirmiş.” [21]
24 Nisan 1921 tarihli karısı Naciye Sultan’a yazdığı bu mektuba bakınca, açıkça yapılan bu katliamdan haberi olmadığını, hatta aslında böyle olmaması gerektiğini belirtiyor. Hatta kendi fikrine göre Rus altınları için öldürülüyorlar. Ancak elbette yakın zamanda Mustafa Kemal’le hesaplaşma arzusunda olan Enver, kendisi için yaptıklarını söyleyen potansiyel kadro ve arkadaşlarını azarlayabilecek konumda değil. Tüm ilişkilerine ihtiyacı var. Çünkü bahsettiğimiz gibi, ayağı yere basan gerçek bir gücü bulunmuyor.
Deliller Bütünü
Elimizdeki delillerin ve kaynakların tümüne derinlemesine baktığımızda Mustafa Suphilerin katliamının, Anadolu Bolşevik cereyanının ve komünistlerin tasfiyesi sürecinin bir parçası olarak değerlendirmek zorunda kalıyoruz. Bu süreçte Mustafa Kemal ısrarla mecliste kendisinin komünistlerle ilişkisi olmadığını belirterek, bu gruplara karşı İslamcı muhafazakâr kesimlerle ittifak haline geliyor.
Belki de daha önemlisi, Milli Mücadele döneminde bir çok milliyetçinin de dile getirdiği gibi “Bolşevik/Komünist Cereyan”ı unutmamak gerekiyor. Burjuva devrimlerinin kesintisiz şekilde sosyalist devrime tamamlanamadığı durumda, karşı devrimin gücünü hafife almamak gerekiyor. Aktif ve güçlü bir işçi sınıfı veya işçi sınıfı ideolojisiyle donanmış bir tehdit varken, burjuvazinin kendi arasındaki çatışmaları çok abartmamak gerekiyor. Burjuvazi kendi içindeki çelişkileri bir kenara koyup önce varlığını tehdit eden işçi sınıfı politikalarını tasfiye etmesini sanılandan daha iyi beceriyor.
- Alman İdeolojisi, çev. Tonguç Ok, Olcay Geridönmez, Evrensel, 2013, s.52
- George S. Harris, Türkiye’de Komünizmin Kaynakları, İstanbul, 1979, s.10-11
- Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar1908-1925, Üçüncü Basım, Ankara, 1.978, s.169
- Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 2, Kırmızı Kedi Yayınları, s.436-37
- Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 2, Kırmızı Kedi Yayınları, s.437
- Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 2, Kırmızı Kedi Yayınları, s.437
- Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 2, Kırmızı Kedi Yayınları, s.432
- Rasih Nuri İleri, Atatürk ve Komünizm, İstanbul, 1970, s.157
- Harp Tarihi Dairesi Arşiv No. 1/4282, Dosya No: 29
- Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 2, Kırmızı Kedi Yayınları, s.444-45
- Ali Fuat Cebesoy, Moskova Hatıraları, 2002, s.288
- Taha Akyol, Ama Hangi Atatürk, s.261
- Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-1, 1908-1925, BDS Yayınları, İstanbul-2000, Belgeler-s.351
- Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-1, 1908-1925, BDS Yayınları, İstanbul-2000, Belgeler-s.351
- TBMM GCZ, cilt: 1, s.327
- TBMM GCZ, cilt: 1, s.335-336
- Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, 8. Cilt; Sol, İletişim Yayınları, 2008, s.159
- TBMM GCZ, cilt: 1, 22 Ocak 1921, s.336.
- Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar-1, 1908-1925, BDS Yayınları, İstanbul-2000, Belgeler-s.240
- Mahmut Goloğlu, Cumhuriyete Doğru, İş Bankası Yayınları, s.45-46
- Murat Bardakçı, Enver, 2021, s.241



