Yanıyoruz. Ülkenin dört bir yanı yangın yeri. Zehirli duman ciğerlerimize doluyor, öksürüyoruz ancak hararetlenerek artmaya devam ediyor. Sistemimizden atmaya çalıştığımız bu dumana teslim olmaya başlıyoruz, en azından ölürken üşümemek için. Vücudumuza giren bu zehirle savaşmak zorundayız ve bunu biliyoruz. Hayatta kalma içgüdülerimiz hâlâ daha bizimle, teslim olmamak için direniyor.
Geçtiğimiz son bir hafta içerisinde, üç farklı şehirde, inşaat işçilerinin kaldığı konteynerlerde yangın çıktı. İş güvencesi olmadan ceplerimize birkaç kuruş para geçsin diye; yaşamak için değil, hayatta kalmak için çalışıyoruz. Bir gün daha hayatta kalalım, bugünü aç geçirirsek ertesi günü kurtarırız diye düşünerek çalışırken iş cinayetlerine kurban gidiyoruz. Patron biraz daha zengin olsun diye bizler her gün açlıkla, ölümle burun buruna geliyoruz.
Yemek yemek, barınmak, yaşamak… En temel ihtiyaçlarımız, en temel haklarımız bize lüks olarak dayatılıyor ve hatta hiçe sayılıyor. Çocuklardan öğrencilere, öğrencilerden işçilere bu ülkede yaşayan büyük bir kesim her gün hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bombalar, silahlar patlamıyor ancak her gün hayatta kalmak için savaşıyoruz. Bu ülkede yaşamak yoksullar için en kanlı savaştan beter oldu bunu her geçen gün daha da açık görüyoruz. Bir parça ekmek için dilenen çocuklar, barınacak bir yeri olmadığı için sokakta kalan öğrenciler, iş cinayetiyle hayatını yitiren işçiler… Her yerdeyiz. Kafamızı çeviriyor ve kendimizi görüyoruz, emekçileri görüyoruz.
Geçinemiyoruz. Kiloyla değil seçerek sebze alıyor, mezarımız olacağını bildiğimiz evlerde kalıyoruz. Ne için? Bir gün daha hayatta kalabilmek için. Ancak onu bile bize çok görüyorlar. İşten çıkartılmamak adına sendikalı olamıyor, para kazanabilmek için sigortasız işlerde çalışmaya mahkûm ediliyoruz. 22.104 TL gibi komik bir rakamla geçinmemizi beklediklerinden, bir depremde toza dönecek korkunç evlerde kalmaya mecbur bırakılıyoruz.
Hepimiz hayatta kalacak kadar bile şanslı değiliz artık. Dostoyevski, romanlarında intiharı toplumsal bir başkaldırı biçimi olarak işler. Başka türlü mücadele edemeyen kişinin kendini yok ederek ortaya çıkarttığı bir protesto biçimidir bu. Türkiye’de de işçiler yıllardır son bir kez seslerini duyurabilmek adına kendilerini canlı canlı yakıyor, intihar ediyorlar. Sendikalı olan işçileri işten atarak insanları baskılıyor, mücadele alanlarını kısıtlıyorlar. Son bir kez mücadele edebilmek adına, evdeki bir boğazı eksilterek diğerlerini bir gün daha fazla yaşatmak için kendi canlarına kıyıyorlar. Bu intiharlar da birer cinayettir. Sistemli bir şekilde bizleri ölüme itiyorlar. Ölmüyorsak kendimizi şanslı sayalım, halimize şükredelim istiyorlar.
Her gün, birden fazla cinayet haberiyle gözlerimizi açıyor ve kapatıyoruz. Her gün, bu sistemli cinayetler yüzünden, bir ev yasa boğuluyor. Peki neden? Zengin daha da zengin olsun diye. Saraylara, savaşlara milyonlar akıtılabilsin diye bizler her gün ölümle burun buruna geliyoruz.
Açlık sınırının 21 bin TL olduğu günümüzde, yukarıda değindiğimiz gibi, asgari ücret 22.104 TL. Yoksulluk sınırının altında olmayı geçtik, neredeyse açlık sınırının da altında geçinmemizi(!) bekliyorlar. Ölümden kaçsak açlık peşimizi bırakmıyor. Başımızı altına koyacağımız bir çatının, midemize girecek bir tas çorbanın, canımızın derdine düşmekten elimizden aldıkları diğer bütün haklarımıza sanki normal olan buymuş gibi yaklaşmaya itiyorlar bizleri.
Ama hayır. Bizler pek tabii farkındayız ki yaşamak bu değil. Yemek yemek, barınmak, yaşamak lüks değil. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denizi görmek lüks değil. Sevdiklerimizle birlikte bir pikniğe, bir konsere gidebilmek lüks değil.
Bizler, haklarımızın kimler tarafından gasp edildiğini biliyoruz. Onlar da bilsinler ki tüm haklarımızı geri alana kadar, kendilerinden hesap sorana kadar durmayacağız. Bize bu hayatı reva görenlere karşı öfkemiz hep diri ve her geçen gün artıyor. Daha iyi bir yaşamın mümkün olduğunu biliyor ve onu inşa etmek için hiç durmadan mücadeleye devam ediyoruz. Başka bir yol daha var diyoruz: örgütlenerek, sokaklarda var olmaya devam ederek hak ettiğimiz yaşamı alacak ve kaybettiğimiz her canın hesabını soracağız.
Ve unutulmasın ki bizler küllerimizden yeniden doğacağız. Binlercemizi alsanız, milyonlarca doğacağız. Mücadele etmek için burada, dimdik ayaktayız. Kendimizi sağlama almak için attığımız bir geri adıma bakarak sevinenler geçmişe dönüp baksınlar: ileriye doğru attığımız her adım bir öncekinden daha güçlüdür. Bizi attığınız yangınlar yalnızca içimizdeki mücadele ateşini körüklemekte. Rüzgâr elbet bizden yana da esecek. İşte o zaman çıkarttığınız yangınların, evlere düşürdüğünüz ateşlerin hedefi sizler olacaksınız. Konforlu saraylarınız kâbuslarınıza dönüşecek. Harladığınız ateşi içimizde öfkeyle yoğuruyor, gasp ettiklerinizi geri almak için emin adımlarla ilerliyoruz. Bizler biliyoruz ki bu yangın yeri ancak yoksulların direnişi sonucu yok olacak, güneş işçiler ve ezilenler için de doğacak işte o gün saklanacak tek bir gölge dahi bulamayacaksınız!



