Hrant Dink’in katledilmesi, sadece Türkiye’nin 1915’ten günümüze karanlık geçmişine dair acı bir hatırlatma değil, aynı zamanda bugün de etkilerini sürdüren bir mücadeleyi temsil ediyor. 19 Ocak 2007’de hain bir saldırı sonucu aramızdan ayrılan Hrant Dink, halkların barışması ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için cesurca mücadele eden bir ses olarak hafızalarımıza kazındı. Onun öldürülmesi, sadece bir bireyin kaybı değil, aynı zamanda ifade özgürlüğüne ve bu topraklarda ki demokratik yaşama bir saldırıdır. Bu bağlamda, Hrant Dink’in katledilmesinin ardından Türkiye’de yaşanan gelişmeler ve adalet arayışı, bizlere tarihimizin karanlık noktalarıyla yüzleşme zorunluluğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.
 
Bu ülkenin kurucu kadroları, Osmanlı kimlik problemleri içerisindeyken birer birer dağılması sürecinde önemli devlet pozisyonlarında yer alıyorlardı. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Anadolu’ya çekilen sınırlar, toplumu bir arada tutacak kimlik arayışını da ‘kolaylaştırdı’. 1915’te başta Ermeni soykırımı olmak üzere gayrimüslimlere yönelik katliamlar bu işlevi gördü. Savaş zamanı devleti yöneten, sonradan milli mücadeleyi örgütleyen İttihatçı kadrolar; soykırımdan kalan mülklerle zenginleşip, bu ‘ganimetleri’ kendi çevrelerine peşkeş çektiler. Türk kökenli burjuva yaratma anlayışı, Anadolu’daki halklara yönelik ölüm, katliam ve sürgün ile sonuçlandı. Ermeni mallarıyla zenginleşen eşraf, insanlığa karşı işledikleri ortak suçlarla milli mücadelede birbirine daha da kenetlendi. Gayrimüslimlerden arınmış ve dış ülkelere karşı zafer kazanmış mücadele, Kürt isyanlarını da bastırdığında Anadolu’da kurulan devletin kimliğinin ne olacağı hakkında soru işareti kalmamış oldu.

Üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen kurucu fikirlerde bulunan bölünme travmalarının Türk burjuvazisinin yeni temsilcilerine aktarılarak devam ettiği görülüyor. Halkın şoven duygularını kaşıyarak yönetmek, Türk burjuvazisi için her zaman demokratik haklardan önemli olmuştur. Sadece bu bağlam bile Ermeni halkıyla Türk halkının kardeşliği ve barışması için çabalayan Hrant Dink’in niçin hedef olduğunu gösterir. Devlet içerisindeki tüm tarafların rızasıyla hakkında asılsız soruşturmalar açılan, kapısının önünde ırkçı eylemler tertiplenen, canıyla tehdit edilen Hrant Dink, öldürüleceğinin farkında olmasına rağmen mücadelesini sürdürmekten hiç vazgeçmedi.

Bugünün Türkiye’sindeki devlet aygıtı, “cihan devleti” olduğu şaşalı geçmişinin travmalarını taşımaya devam ediyor. Hrant Dink’in anısını yaşatmak ve onun uğrunda mücadele ettiği değerleri savunmak, sadece geçmişle yüzleşmek değil içinden geçtiğimiz savaş döneminde şovenizme karşı en güçlü tavrı almaktır. Halkların kardeşliği proletaryanın birliği için olmazsa olmaz bir ilkedir. Ezilen halkların kurtuluşu ve bu toprakların demokratikleşebilmesi için Hrant Dink’in barış, adalet ve kardeşlik mücadelesini yaşatmak gerekmektedir. Bu sebeple her zaman en yüksek sesimizle haykırmaya devam edeceğiz; Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeniyiz!

Trend