“Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.

Türkiye’de kalıp yaşamak hem bizim gerçek arzumuz hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.

Kalacaktık ve direnecektik.”*

Hrant Dink, bu satırları katledilmeden birkaç gün önce kaleme almıştı. ‘Kaynayan cehennemler’i bırakıp gitmeyeceğini söyledikten hemen sonra, 19 Ocak günü kurucusu olduğu Agos Gazetesi önünde, arkasından başına dört kurşun sıkılarak öldürüldü. 17 yaşındaki tetikçiyi hepimiz biliyoruz. Bildiğimiz bir şey daha var ki Hrant sadece onun tarafından öldürülmedi. Cinayetin temelleri, medya tarafından uzun bir hedef gösterilme ve linç kampanyasıyla atılmıştı.

Dink’in hedef gösterilmesi, 6 Şubat 2004’te Agos gazetesinde yayımlanan “Sabiha-Hatun’un Sırrı” başlıklı haberiyle başladı. Haberde, Sabiha Gökçen’in bir Ermeni yetimi olabileceği iddiasını gündeme getiriyordu. Bu haber, 21 Şubat 2004 tarihinde Hürriyet’e manşet oldu ve cadı avı başladı. “Türklüğün” ve ulus devlet inşasının en önemli sembollerinden birinin Ermeni olma ihtimalinin dile getirilmesi dahi yetmişti. Medyada açıkça hedef alınmasının ardından, 22 Şubat 2004’te Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yayınladı. Açıklamada “Sabiha Gökçen aynı zamanda Atatürk’ün, Türk kadınının Türk toplumu içinde bulunmasını istediği yeri gösteren değerli ve akılcı bir sembolüdür. Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır.” ifadesi yer alıyordu. Böylece cadı avına Genelkurmay da dahil olmuştu.

Bu açıklamanın ardından fiziki saldırılar başladı, Hrant’ın maruz kaldığı şiddet giderek somutlaşıyordu.  Artık sıra faşist çetelere gelmişti. “Ya sev ya terk et”, “bir gece ansızın gelebiliriz” gibi ırkçı sloganlar eşliğinde yürüdükleri Agos’un önünde Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Levent Temiz şu tehditleri savurdu: “Kalbinde Türklük sevgisi olan herkese diyoruz ki Hrant Dink bugünden sonra Türk Milletinin hedefidir. Onu buradan hedef olarak ilan ediyoruz. Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin.” Birkaç gün sonra “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu” da ırkçı sloganlarla Agos önünde toplandı. Saldırılar sistemli ilerliyor ve adeta tek merkezden yönetiliyordu. Bir ucu 1915’in kanlı tarihine, diğer ucu Hrant’ın vurulduğu Sebat Apartmanı’nın önüne uzanacak karanlık bir yol adım adım inşa ediliyordu.

Medya ve internet sitelerinde de hedef gösterilmeye devam eden Hrant Dink, 24 Şubat 2004 tarihinde İstanbul Valiliği’ne çağrıldı. Vali Yardımcısı Erol Güngör’ün makamında, kendilerini Vali Yardımcısı’nın yakınları olarak tanıtan ve bugün halen kimliği belirsiz iki kişi tarafından açıkça tehdit edildi. Bu kişilerden biri, “Bu tür haberler yapmaya devam ederseniz sonuçlarına katlanırsınız,” şeklinde “uyarılarda” bulundu. Dink’in ifadesine göre bu tehditler, haberi geri çekmesi veya özür dilemesi yönünde bir baskı yaratmayı amaçlıyordu. Bu sırada Hrant Dink, tüm yakınları ve Agos Gazetesi sürekli tehdit mektupları ve telefonları alıyordu. Saldırıların arkası kesilmeyecek gibiydi.

Cadı avına son olarak Türk yargısı intikal etti. Bu sefer Dink’in diaspora Ermenilerine hitaben yazdığı “Ermeni kimliği üzerine” başlıklı on bir bölümlük yazı dizisinin içerisinden cımbızlanan ve bağlamından koparılarak çarpıtılan “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan ile kuracağı asil damarında mevcuttur” cümlesi hedefteydi. Bu sözler gerekçe gösterilerek Hrant Dink hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesi uyarınca “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek” suçundan dava açıldı. Bilirkişinin yazıda herhangi bir suç unsuru olmadığı yönündeki lehte raporuna rağmen, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 7 Ekim 2005 tarihli kararı ile Hrant Dink altı ay hapis cezasına mahkum edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararı onadı ve böylece hapis cezası kesinleşmiş oldu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı bu karara itiraz etti, itiraz Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından reddedildi. Tüm bu hukuksuz kararlar yeterli gelmemiş olacak ki, Hrant Dink’in kararla ilgili açıklamaları üzerine “yargıyı etkilemeye çalışmak” suçundan yeni bir dava açıldı. Hrant, sanığa yargıyı etkilemeye çalışmaktan dava açılmasını artık kara mizah olarak nitelendiriyordu.

Dava süresince, adliye önünde ve duruşma salonunda saldırılar devam etti. Hrant Dink, duruşma salonuna polisin oluşturduğu bir koridordan avukatı eşliğinde girebildi. Bu sırada ona hakaret edenler, tükürenler oldu. Duruşma salonuna doldurulan bir grup tarafından Hrant Dink ve avukatlarına bozuk para ve kalemler fırlatıldı. Duruşma sonrasında Hrant Dink bir polis aracı ile adliyeden ayrılmak zorunda kaldı. Hrant bu süreçte yaşadıklarını, “belki cezaevine girmedim ama bedel ödedim” diyerek anlatıyordu. Ödediği bedel bir güvercin tedirginliğinde yaşamak zorunda kalmaktı, her an bir şey olacak endişesiyle yaşamak. Ağır bir bedeldi, ancak tüm bunlara rağmen gitmeyi tercih etmedi, ya da kendi kelamıyla: “Kendi cennetimi biraz didişerek yaratmak isteyen bir yapım var benim. Öyle bir devrimci gelenekten geliyorum. Yani biraz kavga etmek daha güzel bir yaşam gibi geliyor bana.”

Yargının bu cadı avını bırakmaya niyeti yoktu. Agos’un 21 Temmuz 2006 tarihli nüshasında yayımlanan “301’e Karşı 1 Oy” başlıklı haberi gerekçe gösterilerek Hrant Dink hakkında bir dava daha açıldı. Bu sefer de Dink’in “Elbette bu bir soykırımdır diyorum. Çünkü sonuç kendisini zaten tanımlıyor ve adını koyuyor. Dört bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halkın bu olanlarla birlikte artık ortadan yok olduğunu görüyorsunuz” alıntısının 301. madde uyarınca “Türklüğü aşağıladığı” iddia edildi.

Tüm bu mahkeme süreçleri, basında devam eden karalama ve linç girişimleri ve faşist çetelerin sistematik saldırıları aslında bu yolun taşlarını döşemişti. Geriye sadece 18 yaşından küçük bir tetikçi bulmak kalmıştı. Yakalandığında ise polislerin sırtını sıvazlayacağı, “aslanım” diyeceği, önünde Türk bayrağı açarak fotoğraf çektireceği bir tetikçi bulmak. Zaten Ermeni düşmanlığının bu ülkenin kurucu fikriyatı olduğu su götürmez bir gerçekti. Medyanın da aylarca süren karalama kampanyası sonucu Hrant, herkesin gözünde bir “vatan haini” olmuştur diye düşünülmüştü belki de. Ama öyle olmadı. Hrant sessiz sedasız gitmedi. Cenaze törenine on binlerce insan katıldı. On binler Agos’un önünden Yenikapı’ya yürürken “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz” diye haykırıyordu. Çınlaması katillerinin kulağından silinmeyecek bir slogandı bu. Sadece Hrant’ın katledilmesiyle değil, 1915’le de bir yüzleşmeydi adeta “Hepimiz Ermeniyiz” demek. Üzerinden 18 yıl geçti, hala aynı gün aynı yerde onu anmaya devam ediyoruz. Bir güvercin tedirginliğinde yaşamak zorunda bırakıldığı günlerde bile kalıp direnmeyi seçmesine duyduğumuz saygıyla onu anmaya devam edeceğiz.

*Hrant Dink’in “Ruh halimin güvercin tedirginliği” başlıklı yazısından, Agos, 1 Ocak 2007.

Trend