Yazıya başlarken bağlamı güçlendirmek açısından Suriye’de yaşanan olayları özetlemek gerekir ancak olayların yoğunluğu, aktörlerin çokluğu ve dengelerin sarsılışını özetlemek bile çok yer tuttuğu için bu kısmı olabildiğince es geçmekte fayda var. Bunun yerine halihazırda Suriye’deki etken dinamikleri inceleyerek gerekli yerlerde gerekli bağlamı eklemek daha uygun ve açıklayıcı olacaktır.
Suriye hali hazırda Ukrayna Savaşı’ndan Gazze’ye, Körfez sermayesinden Avrupa sanayisinin geleceğine kadar etkileyebilen bir bölge haline gelmişti. Dünya emperyalist paylaşımının hemen hemen tüm aktörlerinin aktif oyun alanına dönüşmüş durumdaydı. IŞİD’in defedilmesiyle dondurulan çatışma, HTŞ’nin saldırısıyla tekrar ısıtıldı ve yeni konjonktürde bu ani sıcak temasa dayanamayan sallantılı Esad hükümetini devirmeyi başardı.
IŞİD kurucusu Al-Baghdadi ile yoldaşlık yapmış Colani ve bünyesinde onlarca cihatçı çete grubu ile bu harekat ile en başta İsrail ve Türkiye zafer kazandı. İsrail, Suriye’nin savunulmasında gerekecek tüm silahları anında imha etti. Hükümetin başını çeken HTŞ ise dış ilişkilerinde terör listelerinden çıkmak için ne yapılması gerekiyorsa yapmaya hazır konumda batılı, siyonist ve Türkiye’deki efendilerine boyun eğmek zorunda bırakıldı.
HTŞ’nin ve özelde Colani’nin ne kadar dönüştüğü, müthiş demokratik batı ideallerini gıdıklayan ısmarlama röportajları pek bir şey ifade etmiyor. Liberal gazeteci ve akademisyenlerin “gerçekten değişti mi, samimi mi?” şeklinde manşet attıkları magazin çabaları, tarihi büyük kişilerin yönlendirmesi safsatasının güncel siyasetteki karşılığını oluşturuyor. Colani’nin ve ekibinin iktidarda kalabilmesi için şu anda en önemli kriter, dış destek. Bu desteğin sağlanmadığı, yaptırımların kaldırılmadığı, terör listesinden çıkartılmadığı taktirde içten patlayacak Esad’ı mumla aratacağı bir El Kaide karanlığı Suriye’yi bekliyor. Bu yüzden değişmiş olsun olmasın, batının değerlerini savunur gözükmek zorunda. Böylece batı ittifakının yönetici sınıflarını, kendi halklarına karşı El Kaide’yi desteklediği için rezil ettirmemiş olmak zorunda.
Tam da bu kısımda tarihi büyük kişilerin yönetim tercihleriyle yorumlayan, soyut liberal muhafazakar teorinin çöküşüne varıyoruz. Varırken de bazı gerçekleri hatırlamak gerekiyor. Suriye 2011’den bu yana şeriatçı örgüt cenneti konumunda. Her körfez ülkesinin ve dış aktörün ufak meblağlarla kendisine örgüt kiralayabildiği, irili ufaklı çetelerin kendisine sponsor aramak için eşkıyalık yaptığı bir dönemdi. Bu haliyle birçok çeteden bir araya gelen HTŞ, HTŞ dışı çeteler ve de Türkiye’nin uzantısı SMO dahil birçoklarını daha harekata dahil ettiği gerçeği karşımızda. İdlib’i Şer’i kanunlarla yönetmiş ve bu ideolojiyle arkasında sürüklediği kâfir avına çıkan bu çeteler öbeği, şimdi batının kapsayıcılık idealine uymayı kabul edecek midir? Kabul etmediğini Alevilere yapılanlarla, göstericilere ateş açılması ve intikam duygusunu mezheplere yönlendirdikleri olayların patlak vermesinde görmeye başladık bile. Yalnız bu daha başlangıç.
İktidar organları ve onun açtığı rant kapısı bu örgütlerin güçlenmelerindeki önemli bir araç. Hali hazırdaki otorite boşluğunda çevre bölgelerde iktidarlarını yapılandırmak için kullanacakları şiddetten çıkar sağlıyorlar. Alevileri yağmalayarak, haraca bağlayarak kendi iç nizamlarındaki azgın şeriatçı damarı yemliyorlar. Birçok farklı etnik ve dini grubun bulunduğu Suriye’nin yönetiminde HTŞ’nin iç çelişkileri bu şekilde kendisini açığa vuruyor. Zaman geçtikçe de bunun önüne geçmeyen HTŞ, kameralara müdahil olma görüntüsü verse de silahlı şeriatçıları üzmemek için gerçek bir yaptırım uygulamıyor. Ülkenin gerçek sahiplerinin kim olduğunu hissetmeleri ve daha azgın bir islamcı dalganın koşullarının köşe taşlarını oluşturuyor.
Bu elbette batının ve Türkiye’nin işine gelen bir şey değil. Kendi destek verdikleri grubun kendi iç kamuoylarında infial yaratacak pogromları önlemesini istiyorlar. Bu sadece bir imaj sorunu da değil. IŞİD tecrübesini yaşayan dünya, islamcı bir karşı devrimi izliyor. Bundan dersler çıkaran ve fırsat bulan radikal islamcı çetelerin komşu ülkelerde kıpırdanmaya başlaması körfez ülkelerini tedirgin ediyor. Bu yüzden Suudi Arabistan, Katar gibi islami yönetime sahip körfez ülkelerinin hep bir ağızdan kapsayıcı bir hükümet talep ettiğine şahitlik ediyoruz.
Rayından çıkabilecek azgın islamcı çeteleri yöneten bir hükümete batı ittifakı kuru kuruya güven bağlamış değil. Suriye’nin en verimli topraklarında bulunan seküler ve demokratik SDG bu islamcılığı dengeleyebilecek yegâne güç. Hatta İsrail’in Suriye’nin ağır silahlarını yok etmesiyle Suriye’deki en büyük kuvvet haline geldi. Türkiye’nin sürekli işgal tehdidi altında sürekli bir savunma mecburiyetinde bulunan SDG, SMO güçlerinin üstesinden gelmeyi başarıyor. Ancak gücünün yarısından fazlasını oluşturan Arap ve aşiret güçlerinin bağlılığı her zaman kendisinden yana olmuyor.
Suriye’nin şeriatçı çetelerin kaosuna sürüklenmesi durumunda el freni işlevi görecek SDG’nin batı ittifakı için önemli müttefik olması Türkiye’nin Suriye’de istediği gibi at koşturmasının önünde de en büyük engel. Suriye ganimetini diğer ülkelerle paylaşırken, bir yandan da Suriye’deki Kürt hareketini tasfiye etme çabası içindeki Türkiye, SMO ile beceremediği tasfiyeyi HTŞ’ye devretmeye çalışıyor. HTŞ ise Türkiye’nin buyruğunun üzerine ABD buyruğuyla SDG ile olan ilişkilerini geliştiriyor.
Türkiye başından beri Suriye’de olanların sorumluluğunu ve riskini üstlenerek, operasyona ciddi destek vererek aslında Suriye’nin bir numaralı hamisi olma çabası içerisinde. Bu hamilik sadece sözlü bir madalya olmaktan ibaret değil. Türkiye sermayesi için yaptırımlarla yıpratılmış Suriye ekonomisine ucuz yatırımlar, geniş ve yakın yeni pazar elbette iştah kabartıcı. İsrail sayesinde yok edilmiş bulunan donanma, hava kuvvetleri, ağır silahlar ve savunma sistemlerinin yeniden alınması gerekiyor. Bunlar için de elbette marketteki en ucuz ve en yakınındaki aktör olarak Türkiye imdada yetişiyor. Hava savunma sistemleri anlaşması ile ilgili haberler dolaşıma sokulmaya başlandı bile. 10 yıldan fazladır savaşta olan Suriye’nin yeniden inşası, Türkiyeli inşaat şirketlerinin meseleyi ellerini ovuşturarak izlemesine neden oluyor. İktidar hangi Türk şirketlerinin yatırımları yapacağını belirleyerek, sermaye içinde de kendi iktidarını destekleyen grupların bağlılığını sağlamlaştırmaya devam edebiliyor. Sadece bu da değil, halktaki Suriyeli göçmen sorununu Suriye ile koordineli şekilde çözeceği vaadi ile de muhalefetin şovenizm ile üstünde tepinmeye çalıştığı bu problemi kendisi için araçsallaştırmış oluyor.
Türkiye İsrail karşıtlığı gösterisine hala devam ededursun, İsrail Şam’ın 20 km dibine kadar yanaşmış durumda. Golan Tepeleri’ni kalıcı olarak işgal ettiklerini duyurdu. Golan Tepeleri bölgedeki önemli olan su ihtiyacını karşılayacak en büyük kaynaklardan biri olduğu gibi aynı zamanda hava saldırılarına karşı radar teknolojileriyle kendisini koruyacağı stratejik bir nokta olma işlevi de var. Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasıyla, İran’dan Lübnan’a ikmal hattı kesildi. Belki daha da önemlisi, İsrail uçakları İran’ı bombalayıp geri dönecek kadar yakınlaşabilmiş ve hava sahasını Suriye engelinden kurtarmış oldu.
Suriye artık ihtiyacı olan enerjiyi körfez ülkelerinin gazı ile giderecek. Körfezdeki sermayesinin petrol zenginleri Akdeniz’de bol bol tatil beldesi satın alabilecek. Esad’la normalleşmeyi ısrarla reddeden Katar, HTŞ’ye desteğini ilk açıklayanlardan oldu. Katar’ın bu tavrının arkasında, Katardan Avrupa’ya kadar gaz taşınması projesinin, Esad zamanında Rusya’nın çıkarları için engel olması yatıyor. Ukrayna savaşının ardından Rusya’dan ucuz doğal gaz alamadığı için enerji sıkıntısı çeken ve sanayisi küçüldükçe küçülen Avrupa ülkeleri için yeni rejimi desteklemenin maddi zemini de bu şekilde yaratılmış bulunuyor.
Güncele geldiğimizde HTŞ ile SDG arasında adı konmamış bir çekişme de yaşanıyor. HTŞ için Türkiye’nin dayatmaya çalıştığı koşullar daha çekici. Yalnızca kendisinin yönetiminin olacağı, Fırat’ın doğusunun da tam kontrolüne alacağı, üniter bir devlet daha çok rant alanı daha çok güç sahibi olması anlamına geliyor. Maalesef ki hayat o kadar basit değil. ABD HTŞ ile SDG’nin masada anlaşmasını ve federatif olmaya yakın bir yönetim biçiminin sağlanmasını istiyor. ABD böylece tam bağımsız olmayan bir SDG’yi hem daha kolay yönetecek hem de nüfuz edebildiği SDG Suriye hükümetinde güçlü bir konumda olduğunda Suriye’nin genel politikalarına daha kolay söz geçirebileceğini umuyor. Benzeri bir girişimi Irak’ta da yaptı. Kürtlerin ayrı devlet olması yerine Irak’a bağlı olması, ABD için daha çok nüfuz alanı oluşturdu.
HTŞ, ABD olmasa dahi elindeki 20-30 bin asker ile 100 bin kişilik SDG ordusuna karşı gelmesi pek mümkün gözükmüyor. Ancak Türkiye’nin saldırıları ile bunu başarabilir. Bu da bölgedeki IŞİD hücrelerinin ve hapishanelerinin tekrardan gerçek bir tehdit haline gelmesi demek. Bölgedeki tüm aktörler bu sebeple Türkiye’ye engel olmaya çalışıyor.
SDG de bölgede sadece ABD değil diğer ülkelerin (mesela 28 Aralık’ta Rusya’dan talep edildi) de Türkiye olan barışta arabulucu olması için çaba sarf ediyor. Benzer şekilde 2022’de yine Rusya’ya Esad ile anlaşmak için arabuluculuk çağrısı yapmıştı. Bu gibi yaklaşımlar SDG’nin sadece ABD “maşası” olduğu gibi tembel soyutlamaları reddetmeye yetiyor. Türkiye’nin ısrarlı saldırılarına karşı halklara önerilen şey ‘ilkelilik’ uğruna bir ölüm ise, bunun gerçek bir siyaset olmadığı ortadadır. Böyle bir siyaseti izleyecek örgütün halkın öncülüğünü devam ettirebileceğini düşünmek için idealizmin en dip kuyularına düşmüş olmak gerekiyor. Bölgede şu an gerçek siyaset emperyalistler ve işgalciler arasındaki anlaşmazlıkları kullanarak yapılıyor. Bir yandan da Ortadoğu’nun gördüğü en demokratik, ilerici harekete öncülük ediliyor. Bunun yeterli olması gerekir. Aksi halde 1921’de İngilizlerle ticaret anlaşması yapan ve Almanlarla Brest Anlaşması yapan Sovyet Cumhuriyeti’nin emperyalistlerle iş birliği yaptığını zannetmek gafletine düşülebilir. SDG meclislerle (sovyetlerle) yönetiliyor olsa dahi proletarya diktatörlüğü vizyonu olmaması sebebiyle karşılaştırılamaz olduğu söylenebilir elbette. Ancak böyle bir nitelik farkı olması, Ortadoğu’nun gördüğü en demokratik ve ilerici oluşumun hayatta kalmak için siyaset yapmasının yadsınabileceği anlamına gelmez.
İşte tam bu yüzden Suriye konusunda irade gösterebilmek için teorinin soyut modellemelerini sloganlaştırmaktan öteye geçip, somut koşulların düğüm olduğu çelişkileri yakından incelemek gerekli. Bu açıklamasını yaptığımız koşullarda proletaryanın devrimine gidecek koşulları hangi adımları atarak sağlayabiliriz? Bundan öte, bundan yüce bir ilke bulunamaz. Geri kalan tüm ilkeleştirmeler bununla bağıntılı ortaya çıkar.
İşçi sınıfının bir sınıf olarak kendisini politik sahneye taşıyamadığı günümüz koşullarında ilk önce sınıfın, sınıf olarak kendisi için kazanımlar elde edebileceği alanı oluşturmak sorumluluğumuz var. Bu koşullar da sınıf bilincinin önünde büyük engeller oluşturan, burjuvazi tarafından her fırsatta istismar edilen çelişkilerin çözümlenmesi veya gevşetilmesiyle mümkün olabilir. Bu çelişkilerin en keskini Türkiye ve Ortadoğu halkları için Kürt sorunu başta olmak üzere azınlık ulus/mezhep sorunu olarak karşımıza çıkıyor. İngiliz emperyalizmi ile çizilen sınırlar 100 yıl boyunca emperyalizmin kullanışlı aracı olacak şekilde birbirine düşmanlık besleyecek gruplar yarattı. Bu farklı kimliklerin demokratik bir yapı içinde birleşebilmesi, bu kimliklerin proletaryasının ortak emperyalist düşmana karşı gelebilmelerinin en önemli ön koşuludur.
Türkiye’de de aynı şekilde her fırsatta toplumsal bilinci yok edecek şekilde etnik/mezhebi ayrımlar kullanılmaya devam ediyor. Savaşa ayrılan bütçelerle ülke ekonomisi alt üst olmuş, emekçiyi açlık sınırına dayamış, enflasyonu dayanılamaz hale getirmiş durumda. İşçi sınıfının ve muhalefetin tüm sesi, adı konmamış ve süren bir savaş üzerinden şovenizm dalgalarıyla kırılıyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorununun çözümü, proletaryanın bilincinin oluşması ve kazanabilmesi için en önemli koşulunu oluşturuyor.



