Hitler’in en yakın adamlarından biri olan ve Nazi Almanyası’nda önemli, stratejik bakanlık görevlerini de üstlenen Hermann Göring 1935 yılında Hamburg’taki sanayi bölgesinde katıldığı bir mitingde tereyağı bile alamadıklarını söyleyen yoksul işçilere “tereyağı yemeyin şişmanlatır, demir ise güçlü ulus yaratır” diye cevap vermişti. Herman Göring o esnada Almanya’nın 2. Dünya Savaşı’ndaki demir, çelik ihtiyacını karşılamak için uygulanan ‘4 Yıllık Planın’ uygulayıcısıydı. Göring benzer bölgelerde yaptığı her konuşmada üstün Alman silah sanayisini yaratmak için işçilerin fedakarlık yapması gerektiğini söylüyor, bunun için gerekirse gıda kıtlığına bile katlanılabileceğini savunuyordu. Aynı yıllarda Göring daha sonrasında bugün için bile devasa sayılabilecek karlar elde eden, özellikle Alman ordusunun demir ve çelik ihtiyacını karşılamak için Nazi Almanyası hükümeti tarafından kurulan Reichswerke Hermann Göring isimli tekelin de başına getirilmişti. Bu şirket sınırsız devlet finansmanlarıyla büyümüş, işgal edilen bölgelerdeki demir ve çelik üretim havzalarını bünyesine katmış ve Avrupa’nın en büyüğü haline gelmişti. 1935 yılından 2000’li yıllara gelindiğinde biçimsel olarak çok şey değişmiş gibi görünse de kapitalist üretim ilişkilerinin ve bu ilişkiler üzerinden siyasetin özü aynı kaldı.

“Patatesçilere domatesçilere sesleniyorum bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?”

Böyle söylemişti Erdoğan çok da uzak olmayan bir tarihte, yani 2019 yılında. 1935’ten tam 84 sene sonra, Almanya’da değil Türkiye’de. Tanzim satış çadırlarının kurulduğu, domates, soğan, patates fiyatlarının tavan yaptığı, stokçuluk iddiasıyla meyve sebze hallerine baskınlar yapıldığı dönemde yükselen eleştirileri “sizin mermi fiyatından haberini var mı” diyerek savuşturmaya çalışmıştı. Bir ölçüde başarılı oldu da.

Aradan geçen 5 yılda makas iyice açıldı, zengin daha zenginleşirken yoksul daha da yoksullaştı. Ücretler düştü, enflasyon arttı, çalışma saatleri uzadı, yoksulluk ve sefalet olağan hale geldi. Erdoğan bu sözleri sarf ederken hiç şüphesiz etrafında kümelenen burjuva sınıfının ve o sınıfın kontrolündeki devletin çıkarlarını koruyordu. ‘Kendine yetmenin’ ötesine geçerek yayılmacı hamlelerin altını dolduruyor, bunu yaparken de inşa ettiği sefalet rejimine rıza üretiyordu. Nitekim Türkiye’nin askeri harcamaları 2022 itibariyle 16 milyar doları bulmuştu, bir yandan halkın büyük çoğunluğunun evine ayda 1 kilo et bile girmezken bir yandan da savunma sanayisinin buluşları ve ‘atılımları’ konuşuluyor, pazarlanıyordu. İHA ve SİHA üreten damadın şirketleri büyüyor, damat kendisine FORBES’in ‘En Zenginler Listesi’nde yer bulabiliyordu. Kapitalist üretim ilişkileri oluşturulan birikimin eşitsiz bölüşümü üzerinden kendisini var eder. Haliyle savunma sanayine yapılan dev yatırımlar eğitim, sağlık, altyapı gibi başka alanlardaki yatırımları geri plana itecek, belli kısıtlamaları beraberinde getirecek, sosyal devleti geriletecek, iktidara yakın şirketlerin vergi borçları silinebilecek ve bu şirketler halktan alınan dolaylı vergiler yoluyla sübvanse edilebilecekti. 2019 yılında İstanbul ve Ankara gibi birkaç büyükşehirin de muhalefete geçmesiyle birlikte ortaya çıkan toplumsal rehavet gözümüzün önündeki gerçeği de önemli ölçüde perdeledi. Sadece sosyal yardımlara, seçime, siyaset elitleriyle kurulan ancak temeli olmayan ittifaklara, masalara indirgenen düzen içi muhalefet anlayışı 2019 ‘zaferinden’ yola çıkarak 2023 seçimlerini kazanmayı umdu fakat belki de tarihinin en yıkıcı yenilgisini aldı. 5 yıl sadece emek alanında değil diğer bütün toplumsal alanlarda büyük geri çekilmeleri beraberinde getirmiş oldu.

Günümüze gelelim. Açlık sınırının 21 bin TL, bütün temel ihtiyaçları karşılamaya yetecek yoksulluk sınırının ise 67 bin TL olduğu 2024 Türkiye’sinde asgari ücret %30’luk zam ile 22.104 TL olarak açıklandı. İlk ortaya çıkışında işçi sınıfının bir kazanımı olan ve sermaye sınıfına “bu ücretin altında işçi çalıştıramazsın” demek anlamına gelen asgari ücret, artık sermaye sınıfını “madem ücretleri daha da düşüremiyorum o halde bütün ücretleri en düşük ücrete doğru baskılayayım” noktasına getirdi. Asgari ücret diye bir şey olmasaydı muhtemelen kapitalistler ücretleri istedikleri kadar düşürecek, ücret beğenmeyen işçileri dışarıda bekleyen işsizler ordusuyla kolayca ikame edebileceklerdi. Bu aynı zamanda büyük bir toplumsal patlama riski taşıdığından asgari ücreti genel ücret haline getirme fikri daha işlevsel bir nitelik kazandı. İktidarın ücretleri ‘gerçekleşen enflasyona göre değil hedeflenen enflasyona göre’ düzenleme politikası zaten uzunca bir süredir dillendiriliyordu. Mehmet Şimşek’in Hazine ve Maliye bakanı olmasının akabinde muhalefet cenahında olduğu düşünülen liberal iktisatçılar bu ihtimali iktidardan önce dillendirmeye başlamıştı. Ardınan Merkez Bankası da topa girerek bu görüşü resmi bir politika haline getirmiş oldu. Ufukta iktidarı daha fazla zam yapmaya mecbur kılacak olası bir erken seçim ihtimalinin de olmamasıyla birlikte ortaya bu sonuç çıktı. Bu süreçte ne kitlesel bir eylemlilik örgütlendi ne de masaya oturup asgari ücreti belirleme cüreti gösteren seçkin azınlığa yönelik başka bir toplumsal baskı oluşturuldu. Sermaye sınıfı ve sarı sendikalar güle oynaya anlaştı, el sıkıştı, kameralar önünde kanlı bıçaklılarmış gibi rol yaptı. AKP’nin geçtiğimiz yerel seçimlerde aldığı hezimetin hemen ardından erken seçim talebini yükseltmeyen ve tam tersine normalleşme siyaseti yürüten muhalefet aktörlerinin de bu sonuçta payı var. Bütün siyasal iradesi, gücü, yeteneği ellerinden alınmış olan Türkiye toplumu ve onun bel bağladığı düzen muhalefeti kendisini doğrudan ilgilendiren bu süreci ne yazık ki sadece izlemekle yetindi. Bunun sonucunda da sermayenin ve sözde işçi temsilcilerinin oturduğu masadan ‘İşçiler daha çok sömürülmeli’ kararı çıkmış oldu. Kurun baskılanmasıyla dolar cinsinden asgari ücret ‘en yüksek’ seviyesine gelmiş gibi görünse de gerek dolar enflasyonu gerekse Türkiye’nin içinde bulunduğu enflasyon nedeniyle asgari ücret aslında en az 8 kat azalmış oldu. Bunun adına da servet transferi diyoruz. Yaşadığımız, deneyimlediğimiz ekonomi politikaları her ne kadar irrasyonelmiş gibi görünse de aslında sermaye açısından oldukça rasyonel yaklaşımlar içeriyor. Türk Lirası Dolar karşısında geçtiğimiz 6 yılda 8 kat ‘değer kaybetti, genel ücretler ise dolar bazında sadece yaklaşık 2 kat arttı. Yani arada oluşan bu devasa fark işçinin, emekçinin cebinden çalınmış oldu. Bir sınıf için irrasyonel sonuçlar ortaya çıkaran politikalar bir diğer sınıf için rasyonel çıkarlar yarattı. Bugün gelinen noktada Türkiye’deki çalışan nüfusun %50’si asgari ücretle çalışıyor ve diğer bütün ücretler de asgari ücrete doğru baskılanıyor, istisnai olması gereken asgari ücret genel ortalama ücret haline getiriliyor. Örneğin asgari ücretten 1000-2000 TL fazla ücret alan bir işçi asgari ücretle çalışan işçi kategorisine sokulmazken, aslında reel olarak asgari ücretli bir çalışandan farkı kalmıyor. Asgari ücretten ‘biraz daha fazla kazanan’ çalışanları da işin içine kattığımızda Türkiye’deki ücretli çalışanların içinde bulunduğu sömürüyü ve çıkmazı görmek oldukça mümkün. Yani sorun sadece asgari ücrete yapılan zammın miktarı değil, bir ücret politikası olarak asgari ücretin kendisi gelmiş durumda.

Üstelik bütün bunlar Suriye’de ‘fetih’ naralarının atıldığı, Türkiye’nin Ortadoğu’da hiç olmadığı kadar etkin ve güçlü olduğunun konuşulduğu, Emevi Camii’nde zafer namazlarının kılındığı dönemde gerçekleşti. Dışarıdan bakıldığında bu iki durum da birbirini dışlayan şeylermiş gibi görülebilir. Bir yerde her yere hakim olmaya çalışan, güce ve zora dayanarak yayılmacı siyasetini genişleten, Esad’a, İran’a, Rusya’ya karşı zafer kazanan Türkiye nasıl olur da milyonlarca işçiyi açlık sınırının altında bir ücrete mahkum edilebilir diye düşünülebilir. Ancak tam tersine emperyalist heveslerle yükselen yayılmacılık siyaseti içerde korkunç bir sömürüyü beraberinde getiriyor ve hatta zorunlu kılıyor.

Birileri mermi hesabı yaparken TÜİK’in verilerine göre 2023-2024 yılında sebzelere %125, doğalgaza %124, kiraya %109, eğitime %92, kreşlere %85, kuzu etine %80, balık etine %66 zam geldi. Erdoğan ise tüm bu gerçekle adeta dalga geçer gibi “emekçimizi enflasyona ezdirmeyeceğiz” dedi. Ancak bütün ücretler resmi verilere göre bile enflasyonun altında kaldı. Erdoğan’ın dış cephede kazandığı zafer ya da zaferler Türkiye işçi sınıfının cebini doldurmadı, aksine daha da boşalttı. Yani tam da beklenilen şey gerçekleşmiş oldu.

Suriye’de, Libya’da ve daha birçok yerde girişilen yayılmacı politikaların elbette bir bedeli olacaktı. Bu bedeli mevcut politikaları yürüten devlet ve o devleti elinde bulunduran sermaye sınıfı ödemedi. Tam tersine bugün Türkiye’de barınma krizi yaşanırken, kira fiyatları astronomik şekilde artarken, hala deprem bölgelerinde sözü verilen konutlar inşa edilememişken Türk burjuvazisi Suriye’nin yeniden inşası için görev almak istediğini açıkça ifade ediyor. Sermaye yatırımları kâr nerede daha fazla olacaksa oraya kayıyor. Hiç şüphesiz Suriye’de körfez sermayesiyle ama özellikle Katar ile girilecek yatırım ortaklıkları Türk burjuvazisine yeni fırsatlar ve olanaklar sunuyor, iştahını kabartıyor. Kâr ve servetten başka hiçbir ideali, inanışı ve kutsalı olmayan sermayedarlar yıllardır savaşla, ölümle sınanmış Suriye halkını değil kendi ceplerini düşünüyor.

Türkiye işçi sınıfı ise sadece düşük ücretlerle değil, uzun çalışma saatleri ve güvencesiz çalıştırılma ile büyük bedeller ödüyor. OECD ve Avrupa ülkeleri arasında çalışma saatlerinde ‘lider’ konumda olan Türkiye’de, işçiler haftalık ortalama 44 saat ile Avrupalı işçilerden 8 saat daha fazla çalışıyor. Üstelik bu veriler Türkiye’de artık genel kabul haline gelmiş kayıt dışı istihdamı da kapsamıyor. Göçmen işçiler, çocuk işçiler derken tablonun ne kadar karanlık olduğunu görmek zor değil. Yani aslında Türkiye’deki işçiler sadece düşük ücretlerle değil, uzun çalışma saatleriyle, güvencesizlikle, kötü yaşam koşullarıyla da ağır bir kuşatma altında. Sefalet düzeyinde çalışan milyonlarca işçiyi ‘dizginlemek’ için de dışarıda yedek işçi ordusu bekletiliyor. Türkiye ‘Üniversite Mezunu İşsizlik Oranı’nda OECD ülkeleri arasında ilk sırada. TÜİK verilerine göre Ekim ayı itibariyle dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 8,8 iken, geniş tanımlı işsizlik oranı 27,6 seviyesinde. Enflasyon oranının işsizlik oranına eklenmesiyle bulunan ‘Sefalet Endeksi’ verilerine göre ise Türkiye 5. sırada yer alıyor.

Avrupa ülkeleri arasında ‘Gelir Eşitsizliği Endeksin’de zirvede olan Türkiye dünyadaki 130 ülke arasında ise 28. sırada. Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin raporuna göre Türkiye’deki en zengin %1’lik kesim ülkedeki toplam servetin %54.4’üne sahip. Bütün bu sefalet tablosuna rağmen işçi sınıfı içindeki örgütsüzlük sermaye sınıfının oldukça rahat hareket etmesini, kendi yarattığı krizin ‘acı reçetesini’ halka dayatabilmesini sağlıyor. Onlarca yıllık ekonomi politikalarının sonucunda ortaya çıkan sefaletten kurtuluş yine sermaye programlarına ve ‘acı reçetelerine’ endeksleniyor. Uzun lafın kısası yıllık enflasyonun resmi verilere göre bile %47’ye çıktığı, kira artış sınırının %60 seviyesinde olduğu bir ülkede çalışanların genel ücreti haline getirilen asgari ücretin %30 seviyesinde tutulması milyonlarca insana “ne haliniz varsa görün” demekten başka bir şey değil. Sermaye devlet, açınca bunu söylüyor.


Tüm bunların yanında son yıllarda asgari ücrete dair liberal iktisatçıların başını çektiği bazı görüşler de dillendirilmeye başlandı. Bu iktisatçılara göre asgari ücrete yapılan zamlar işçi maliyetlerini artırdığından doğrudan bir biçimde enflasyonu tetikliyor ve tam da bu nedenle milyonlarca işçinin ücretlerine zam yapmak enflasyon daha da içinden çıkılamaz bir noktaya getiriyor. Ancak bu iddiaların aksine Türkiye’de asgari ücretlere reel olarak yüksek oranda zam yapıldığı 2004, 2008, 2019 yıllarında enflasyon asgari ücretin altında seyretti. Enflasyonu tetikleyen en önemli şey işçi ücretlerindeki artış olsaydı işçi ücretlerinin görece daha çok arttığı bu yıllarda da enflasyon yükselmeliydi, ancak tersi oldu. 2012’de asgari ücrete yüzde net 11,8 oranında zam yapıldı. Bir önceki yılın (2011) enflasyonu yüzde 10,5’ti. 2012’de enflasyon yüzde 6,2’ye geriledi.[1] Kaldı ki o kadar geri bir tarihe gitmeye de gerek yok. Geçtiğimiz Temmuz ayında asgari ücrette bir artış olmamasına rağmen enflasyon yine artmış, iktidarın yıl sonu beklentileri sekteye uğramıştı. Fakat örneğin bütün bu gerçeklere rağmen geleceğe dair neredeyse hiçbir çıkarımı tutmayan liberal iktisatçı Atilla Yeşilada katıldığı bir programda işçilerin daha fazla maaş zammı için değil, daha düşük ücretler için sokağa çıkması gerektiğini söyledi. Sokağa çıkan işçiler ‘bize zam yapmayın, enflasyonu düşürün sevgili patronlarımız” demeli ve hem kendi geleceklerini hem de ülkenin geleceğini garantiye almalıydı. Bu ve buna benzer aptalca istekler, talepler, çıkarımlar elbette daha gözünün önünü bile göremeyen, kurtuluş reçetesi Mehmet Şimşek’ten, IMF programlarından ötesi olmayan, tamamen siyasi olan kararları “ekonomi bilimi” gibi uydurma kavramlarla açıklamaya çalışan liberal iktisatçıların hayal dünyası ile oldukça uyuşuyor.

Ancak bu saçmalıklar bir yana, verilerin de gösterdiği üzere enflasyona neden olan şey asgari ücretin artışı değil varolan kaynakların nereye, nasıl aktarılacağı noktasında verilen kararlardır. Bu kararlar bilimsel tespit ve gerekliliklerle değil, siyasi tercihler doğrultusunda verilir. Kısaca bölüşümün sermayenin mi yoksa halkın lehine mi yapılacağı sorusuna verilen yanıt enflasyonun asıl nedenini ortaya çıkarır. Böylece asgari ücretin artmamasına yönelik ortada geçerli bir gerekçe de kalmaz. Hoş, işçi ücretlerinin enflasyona doğrudan bir etkisinin olmadığı kabul edildiği anda ücret politikası da değişecek ve asgari ücretin genel ücret haline gelmesine neden olan ‘mantıksal’ gerekçeler ortadan kalkacak ve bu ücret politikasına karşı güçlü bir muhalefet yükselebilecektir. Bu şüphesiz Türk burjuvazisinin pek de istediği bir şey değil.

İnsanı mekanik bir makina gibi düşünen ve kurgulayan liberal iktisadi akıl ücret artışında sadece asgari geçim tutarını dikkate almaya meyillidir. Onlar için insan ancak yarın da çalışmasına yetecek kadar, yani en azından fiziksel enerjisini yeniden üretecek kadar ücret almalıdır. Oysa insan sosyal ve toplumsal bir varlık olarak sadece geçinmekle yetinemez. Karnını doyurmanın ötesinde üretmek ve insan kalabilmek için zihinsel açlığını da gidermek zorundadır. Bugünün dünyasında ve Türkiye’de bunu gerçekleştirmek de ciddi bir maddi birikim gerektirir. Bir sinemaya gidip film izlemek, kültürel faaliyetlere dahil olmak, sosyalleşmek, düşünmeye vakit ayırmak da lüks haline getirilmiştir. Bunlar bir yana binlerce yıllık toplumsal birikimin geldiği noktada bugün ücretli çalışan bir insanın başar ihtiyaçlarını karşılaması, örneğin barınma ihtiyacını gidermesi, yani ev sahibi olması bile hayal haline gelmiştir. Görünen köy kılavuz istemez, her şeyin ayan beyan ortada olduğu bu koşullarda milyonlarca insan için örgütlenmekten ve mücadele başka bir seçenek kalmış mıdır? Her gün daha da kötüye giden durumu tersine çevirmenin başka bir imkanı var mıdır?


[1] https://x.com/EmeginHalleri/status/1798405999260287242


Trend