Marx… Materyalist tarih kavramıyla bize kadın sorunu üzerine eksiksiz formüller vermediyse de daha iyisini verdi; onları bulmak ve kavramak için doğru, güvenilir yöntemi. Kadın-sorununu genel tarihsel gelişmesinin akışı içinde, tarihsel bağımlılığı ve haklılığı içinde, genel toplumsal bağlantıların ışığında açıkça anlamamızı, onun itici ve sürdürücü güçlerini tanımamızı, onların yöneldikleri amaçları, ortaya konan problemlerin ancak varlıklarıyla çözüme kavuştuğu koşulları bulabilmemizi yalnız materyalist tarih anlayışı olanaklı kılar.

Clara Zetkin

Patriyarkal sistem, kadınların bedeni ve ev içi emeği üzerinde tahakküm kurarak erkek egemenliğini ekonomik, ideolojik ve toplumsal düzlemlerde yeniden üreten bir toplumsal yapıdır. Bu sistem, kapitalizmden çok önce var olmuş ve tarih boyunca varlığını farklı biçimlerde sürdürmüştür. Kapitalizm tarihsel olarak devraldığı bu ataerkil yapıyı dönüştürüp kendi maddi temellerine eklemlemiştir. Ataerkil sistemin kapitalizmle karşılıklı olarak birbirini besleyen ve güçlendiren bu ilişkisi kadınlar üzerindeki tahakkümün çok boyutlu bir hal almasını sağlamış ve patriyarkal kapitalizm adını verdiğimiz yapıyı oluşturmuştur. Bu birleşim, kadınların toplumdaki ikincil konumunu yeniden üreten bir sistem haline gelmiştir. Dolayısıyla, kadınların kurtuluş mücadelesi hem kapitalizmin emek sömürüsüne hem de ataerkil tahakküme karşı çok yönlü bir stratejiyle şekillenmelidir.

Kapitalist sistem, kadın emeğini ve bedenini erkek egemen düzenin “doğal görevleri” olarak kodlar. Yeniden üretim süreçleri, kadının karşılıksız ev ve bakım emeği üzerine inşa edilmiştir. Kadınların ev içindeki emeği, yalnızca kapitalist üretim için iş gücünün yeniden üretimini sağlamakla kalmaz; aynı zamanda erkekler için bir ayrıcalık ve iktidar alanı yaratır. Kadınların karşılıksız emeğinden hem kapitalizm hem de patriyarkal sistemin çıkarı vardır. Kapitalizmin kriz dönemlerinde bu durum daha da belirgin hale gelir; ekonomik sıkıntılar derinleşirken, kadınların karşılıksız emeği üzerindeki yük artar ve istihdam olanakları daralır.

Kapitalist üretim biçimiyle birlikte, “ev” ve “iş” alanları arasındaki ayrım derinleşmiştir. Kadınlar da erkekler gibi üretim süreçlerine dahil olmuş, ancak bu süreçte kadınlar üzerindeki “ev içi emek” denetimi azalmıştır. Kapitalizm, kadın emeğini her zaman erkek emeğiyle eşit şekilde değerlendirmemiş; kadınları yedek iş gücü olarak görerek daha fazla sömürüye maruz bırakmıştır.

Kadınların karşılıksız emeği üzerindeki erkek egemen tahakküm, kadın bedenleri üzerindeki tahakkümle iç içe geçmiştir. Kadınların cinselliği, kimliği ve bedeni erkeklerin ve devletin denetimi altında tutulur. Kürtaj yasakları, aile içi şiddet, cinsiyetçi yargı kararları ve kadına yönelik şiddet, kadınların toplumsal olarak ikincil bir konumda tutulmasını pekiştirir. Bu tahakkümün en önemli dayanaklarından biri ise aile kurumudur. Kapitalist sistemde aile, emek gücünün yeniden üretiminin en önemli aracı olarak korunmaktadır. Heteronormatif evlilik bağları ve aile yapısı, kadınların emeği ve cinselliği üzerindeki kontrolü sağlamanın bir aracı olarak kutsallaştırılmıştır. Aynı zamanda, aile, gelecekteki kuşaklara ataerkil ve cinsiyetçi normların aktarılmasını sağlayarak erkek egemen düzenin devamlılığını sağlar.

Kadınlar, yüzyıllardır süregelen bu baskıya karşı mücadele etmektedir. Feminist hareketin “özel olan politiktir” şiarı, kadınların özel alanda yaşadığı şiddeti kamusal bir mesele haline getirerek önemli bir dönüşüm yaratmıştır. Ancak, patriyarkal kapitalist sistemin köklü yapısına karşı mücadele, yalnızca kadınların kurtuluş hareketiyle sınırlı kalmamalıdır. Kapitalizmin ve ataerkil sistemin iş birliği karşısında örgütlenen mücadele de toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde yeniden inşa edilmelidir.

Toplumsal cinsiyet eşitliğini tam olarak sağlayabilecek köklü dönüşümün gerçekleşmesi, kapitalizmin maddi koşullarında mümkün görünmemektedir. Bu bağlamda sosyalizm kadınların kurtuluşu için tarihsel bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması; üretimin, doğurganlık ve kadın bedeni üzerindeki tahakkümünün kırılması ancak sosyalizmde mümkündür. Aleksandra Kollontay’ın dediği gibi “Kadının özgürlüğünün tamamlanması, ancak gündelik yaşamdaki köklü bir dönüşümle gerçekleşebilir. Ve gündelik yaşam da ancak sosyalist ekonominin yeni temelleri üzerinde üretimin tümünün kökten ve yeniden kurulmasıyla değişecektir.” 

Öyle ki tarihe baktığımızda, kadın kazanımlarında bir sıçrama görürüz. Ekim Devrimi, Avrupa’nın en geri kalmış ülkelerinden birinde, başka yerlerde hayal bile edilemeyecek köklü değişimlere yol açmıştır. Çarlık rejimi altında hala babalarının ve kocalarının mülkü olarak görülen ve en temel haklardan bile yoksun olan kadınlar, devrimle birlikte toplumsal cinsiyet eşitliği adına birçok önemli kazanım elde etmiştir. En önemlisi yasal eşitlik kazanan kadınlar oy kullanma ve kamu görevlerinde yer alma gibi temel haklara kavuştular. Ev içi emek yükünün azaltılması için çocuk bakımı, çamaşırhaneler ve yemekhaneler gibi hizmetler kamusallaştırılmıştır. Ayrıca, kürtaj, hamilelikten korunma yöntemlerine erişim ve boşanma hakkı tanınmış; evliliğin dinle ilişkisi kesilmiştir. Kadınların toplumsal, ekonomik ve siyasi haklarını geliştirmek amacıyla Zhenotdel kurulmuş; kadınların eğitimi, iş gücüne katılımı ve kamu hizmetlerine erişimi teşvik edilmiştir. Doğum yapan kadınlar için doğum izni üç yıla kadar çıkartılmıştı. Çalışma hayatına geri dönen kadınlara ise süt izni veriliyordu. Dünyada ilk yasal regl izni yine Sovyetler Birliği’nde gelmiştir. Sovyetler Birliği’nde kadınlar eşit işe eşit ücret almaktaydı. Bu saydıklarımızın birçoğu bugün en ileri burjuva demokrasisinde hayal dahi edilemeyecek haklardır. Tüm bunlara rağmen sosyalizm tek başına toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için yeterli değildir. Bu bağlamda, kadın kurtuluş mücadelesinin Sosyalist Feminist bir ideoloji çerçevesinde sürdürülmesi, öncelikli bir görev olarak öne çıkmaktadır. Mücadele hem kapitalist emek sömürüsüne hem de ataerkil düzenin köklü tahakkümüne karşı çok katmanlı ve kapsamlı bir stratejiyle örülmelidir. 

Trend