Türkiye, ABD, İngiltere ve İsrail işbirliği ile İran ve Rusya’nın nüfuzundaki Suriye’nin emperyalist paylaşımına şahit oluyoruz. IŞİD artığı kafa kesen şeriatçı milislerle emperyalizmin kol kola bir ülkede yaptığı kalkışmadan bu ülkede olumlu bir sonuç çıkaracağını düşünmek bir yana, halk destek verdi diyerek “devrim” olduğu gibi akıl tutulması yorumlarla karşı karşıyayız. Esad hükümetinin sorunlu ve başarısızlıklarına da değinilecek ancak şu bir gerçektir ki, Suriyede azınlıkların yaşamlarına kasteden şeriatçı unsurların önünde duran en büyük iki engelden biri Esad hükümeti, diğeri de SDG’dir. IŞİD’in 10 sene önce buharlaşıp yok olduğuna inanmıyorsak, ardıllarının ve gizli hücrelerinin hala Suriyede varlığını sürdürdüğünü ve saldırıda etkin rol aldığını biliyorsak, ılımlılık kılığında iktidara geldiğinde de bundan olumlu sonuç beklemek ya politik ahmaklık yada işbirlikçiliktir.
Esad hükümetine baktığımızda ise, yolsuzluk içerisinde, dış güçlere muhtaç halde ve halkın rızasını almayı başaramamış bir iktidar ile karşı karşıyayız. Suriyede halkın gericilere ve gericiliğe teslim olmasında dış güçlerin müdahalesinin olduğu kadar kendi yönetiminin hatalarının olduğunu da belirtmek gerekiyor. İktidarı için solculara, kürt halkına ve toplumun her kesimine sert baskılarda bulunmuş, demokratik mekanizmaları işletemediği ve ılımlı seküler muhaliflerle ittifak olmadığı için iç çelişkilerini keskinleştirmiştir. Nihayetinde kendi doğal tabanının desteğini dahi kaybetmiş, askerinin bile savaşmaktan imtina ettiği bir rejim haline gelmiştir. Direniş Ekseni ittifakı olmasına rağmen, batının ona sunduğu ambargoları kaldırma vaatlerine (rüşvetlerine) boyun eğerek Gazzedeki soykırıma mesafeli tutum almış, IŞİD’e karşı Suriye’ye yardım eden Hizbullah’ı yalnız bırakmıştır.
Arap baharı denilen kalkışmalarından sonra ortadoğuda İran’ın müdahalesiyle devrilmekten kurtulan Esad rejimi, İran’ın nüfuzunu arttırarak oluşturduğu direniş ekseni denilen ittifaklar kümesinde merkezi bir yeri dolduruyordu. Öyle bir merkez ki, Lübnan ve Filistine İran’ın ikmal hatları için kritik konumdaydı. Bu hattın kopması, Hizbullah ve Hamas’ın İran bağlantısını kaybederek eksenin kırılması demektir. Suriye aynı zamanda ittifakın en zayıf halkalarından da biri olarak kalmaya devam etti. Yanlış zamanda sekter, yanlış zamanda da uzlaşmacı oldu. Gelinen noktada Nato’nun politikaları ve bölgede ki jandarmaları başarılı oldu ve bölgede ezilen halkların geleceği daha da karanlık bir hal aldı.
HTŞ ile beraber operasyona başlayan ve tasması sımsıkı Türkiye’nin elinde olan ÖSO-SMO güçleri doğrudan SDG’ye saldırıya geçti. Bu noktada solun bazı kesimlerinin önerdiği gibi ABD ile ilişkisini kesip, şeriatçılarla SMO’yla ve bir yandan da TSK’yla aynı anda savaş verip galip gelecek anti-emperyalist idealizmlerinin rüyalarını süsleyebilecek fantezilere yer yok. Kürt hareketi bir çok kere Esad’a yaptığı birlik çağrısında Rusya’nın Esad’a teşviğine rağmen geri çevirildiği, yalnızlaştırıldığı bu ölüm kalım koşullarında kendisini korumayı seçti. Tehlike geçmiş değil ve işgalci saldırılar devam ediyor. Türkiye’nin dışında kendi sınırlarındaki IŞİD unsurlarından, SMO içindeki IŞİD unsurlarından, savaştan fırsat bilip güç kazanan deyrizor gibi bölgelerdeki IŞİD hücrelerinden kaynaklı olarak SDG’ye zarar verecek yapıların da güç kazanmış olduğu söylenebilir. Özellikle 10 sene öncesinin hesaplaşmasını sürdürmek için can atanlar olacaktır. HTŞ de Suriyedeki egemenliğini sağlamlaştırırken üstü kapalı şekilde bu grupların önünü açarak SDG’nin dengeleyici unsurunu zayıflatmayı düşünebilir.
Türkiye, özelinde de Erdoğan, Suriyede SDG’yi yok etmek için gerekli ortamı hazırlamaya çalışıyor. Batı karşıtı İran ve Rusya kamuoyunda bu saldırıyı destekleyen asıl güçlerden biri olarak mimlendi, bunun üzerine kendi askerini de Suriye toprağında işgale başlatması kendisini batı karşısında da yalnızlaştıracak bir adım olarak görülebilir. Bahçeli’nin 22 Ekimde başlattığı süreçte dayatılmaya çalışılan teslim koşullarının şiddet ile sindirme tarafını yürüten Erdoğan, hanesine bir zafer yazmaya çalışıyor. Ancak bu zafer uğruna dış ilişkileri ve içerde Bahçeli’nin çağrılarını boşa düşürmeyi göze alıyor.
Nihayetinde, emperyalist güçlerin şeriatçı vekillerinin, yozlaşmış ve halkından yabancılaşmış bir rejime karşı giriştiği bu kalkışmada batı emperyalizmi Ukrayna’da aldığı yenilginin üzerine kendisini müttefiklerine yeniden kanıtlayacak bir adım atmış gözüküyor. Suriyede yeni sermaye ihraç edilebilecek alanlar, yeni pazarı oluşturan nüfus, Katardan avrupaya akacak kesintisiz doğal gaz hatları kapitalistlerin ağzının suyunu akıtıyor. İran’a haddini bildiriyor, Rusya’ya prestij kaybettirdiği gibi Ukrayna’daki elini zayıflatıyor. İkmal hatlarını keserek Filistin halkının yaşadığı soykırımda son hayat damarına da neşteri vurmuş oluyor. Suriye içinde ise iktidarın tesis edilmesinde kapışılacak rant adına içine düşülecek mücadele, istikrarsızlıklara ve (Esad rejiminin bir miktar öteleyebildiği) azınlıklara katliamlar olarak yansıma tehlikesine yüz çeviriliyor. Özellikle komşu ülkeleri endişelendirecek şekilde dünyanın her yerindeki şeriatçı gruplara “başarı” örneği sunarak bu oluşumları yeniden tehdit haline getirecek koşulları sağlıyor.
Şöyle olsaydı, böyle olsaydı, Esad olsaydı gibi farazi senaryoların artık tartışmadan çekilmesi gerekiyor. Esad olmadı, olamazdı. Bu raddede bölgede düşmanlarının dahi saygı duyarak masaya oturduğu, SDG dışında bu kadar parçalanmış bir toplum için barışçı birlikteliği sağlayabilecek bir yapı görünmüyor. Bu yapının sadece varlığı bile emperyalist ittifakta Türkiye – ABD ilişkilerine zarar vermesi açısından önemli bir yer tutuyor. Diğer yandan Türkiye destekli İŞID’li şeriatçı gruplara karşı ortadoğunun gördüğü en büyük ve en ilerici mücadeleyi veriyor. Bölgedeki tüm komünistlere düşen görev başta Abd öncülüğünde ki Nato cephesine, emperyalizmin vekili olan selefi çetelere ve ortadoğuda uzun yıllardır halklara zulm eden otokratik rejimlere karşı ortadoğu halklarıyla enternasyonalist devrimci dayanışma içinde olmaktır.



