Gezi sonrası iktidarın değişen politikaları, devrimci kamuoyunda devletin biçimine dair birçok tartışmaya yol açmıştır. Bu tartışmaların ekseninde, birçok siyasal yapı örgütsel dizayn ve taktiksel konum alışlarında değişikliğe gitmiştir. Güncel tartışma ve analiz sorununun baş sebeplerinden biri yanlış tarih okuması, kuşkusuz en can alıcı başlığı ise cumhuriyet ve Kemalizm’dir. Değerlendirmelerimize yön çizecek II. Meşrutiyet ile 1938 arası sürecin kapsamlı incelemesini sizlere sunmaya çalışacağız.
Osmanlı Devleti 17. Yüzyıl ile girdiği duraklama sürecinin ardından; 19. Yüzyıl itibariyle coğrafi “keşiflerde” bulunan, yaşadığı sanayi devrimiyle beraber yeni bir üretim biçimine ve sermaye birikimine sahip, Avrupa devletleri karşısında gittikçe güçsüz bir konuma düşmüş, güçlü Avrupa devletleri arasındaki çatışmalara oynayan bir denge siyaseti izlemiştir. Devletin bu pozisyona düşme nedenlerinden bir diğeriyse hakimiyetindeki topraklarda yasayan ulusların bağımsızlık talepli hareketleridir. Yaşanan bu gelişmelerle birlikte Osmanlı Devleti siyasal anlamda Avrupa devletlerine karşılık verememektedir. Üretiminin çoğunluğunu zanaat tipi çok az miktarını ise fabrika tipi oluşturur. Osmanlı Devleti’nin üretim durumu iç pazarında ithal malları egemen kılmış, ihracın büyük bölümünün hammadde ile sınırlı kalmasına neden olmuştur. Korkut Boratav, Osmanlı Devleti’nin iç piyasasına ithalatın egemen olmasını 19. Yüzyıl başında tekstil ürünlerinde kendi kendine yeterken yüz yıl sonra iç tüketimin %80-90’ının ithal iplik ve kumaşlarla sağlandığını ve İstanbul’a Konya’dan tahıl getirmenin Amerika’dan tahıl getirmeye göre daha masraflı olduğunu verileriyle örneklemektedir. Bu sebeplerle birlikte ekonomisi islemez hale gelen Osmanlı, sırasıyla 1838 Serbest Ticaret Antlaşması, Ramazan Kararnamesi, Muharrem Kararnamesi ve nihai olarak Düyun-i Umumiye ile birlikte ekonomisini Avrupalı devletlerin ekonomisine bırakıp yarı sömürge bir pozisyona gelmiştir. Osmanlı Devleti, sanayileşme hamlelerini gerçekleştirmiş, gözü yeni hammadde ve Pazar arayışlarında olan Avrupa devletlerinin ilgisini sahip olduğu geniş topraklarla üzerine çekmiş, parçalanma riskleri taşımaya başlamıştır.
Osmanlı Devleti’nin ekonomik açıdan Avrupa devletlerine bu derece bağımlı olması ve vermiş olduğu kapitülasyonlar, ülke içerisinde ticaret burjuvazisinin gelişmesini sağlamıştır. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine doğru gelişmiş olan bu ticaret burjuvazisi, yapısal olarak gayrimüslim (Rum ve Ermeni) milletlerden oluşmaktadır ve çoğu Osmanlı Devleti harici ikinci bir ülke vatandaşlığına sahiptir. Avrupalı devletlerle Osmanlı arasında gerçekleştirilen ithalat-ihracat işlemlerinde aracılık yapmakla gelişen bu yeni burjuvazinin Osmanlı ile kurmuş olduğu ilişki bir aidiyet ilişkisinden ziyade bir ticaret ilişkisidir. Yeni oluşan burjuvazinin her ne kadar gayrimüslim kimliğinden bahsetsek de Osmanlı Yahudileri, Rumlar ve Ermeniler gibi Avrupa devletlerinin kapitülasyonlarında yararlanamamış dolayısıyla başlangıçta, İttihat Terakki Cemiyeti’nin politikalarını destekleyen bir konum almıştır.
1908’e giden süreçte Osmanlı’da siyasal yaşama katılımın çok küçük bir kesimin elinde bulunduğu, mali durumun kötü yönetilip askeri başarısızlıkların peş peşe geldiği, padişahın despotluğu ve yaratmış olduğu hafiye sistemiyle ün saldığı ve büyük devletlerin sömürgeci politikaları karşısında bir çözülme sürecine girdiği bütün kesimler tarafından görülmekteydi. Abdülhamid, devletin içinde bulunduğu bu durumu düzeltmek adına; (otoritesini sarsacağı gerekçesiyle) siyasal alan dışında hukuk, idare, eğitim ve askeri alanlarda çok ciddi reformlar ve kurumsal modernleşmeler gerçekleştirmiştir. II. Abdülhamid döneminde rüştiye (ortaokul) sayısının 250’den 600’e, idadilerin (lise) sayısının 5’ten 104’e çıkmasını, yüksekokullarla birlikte ilk kez kız mekteplerinin kurulmasının, eğitim alanında gerçekleştirilen modernleşme hamlelerine örnek gösterebiliriz. Yeni hastaneler açılmış, sağlık konusuna dair pek çok yeni yönetmelik hazırlanmıştır. Almanların askeri kaynaklarından yararlanarak birtakım yenilikler gerçekleştirilmiş, ayrıca Almanya ile geliştirilen ilişkiler yalnızca askeri alanda sınırlı kalmamış, demiryolları gibi alanlarda da benzer anlaşmalar yapılarak ilişkilerin ve bağlılıkların derinleştiği bir süreç yaşanmıştır.
Gerçekleştirilen yeniliklere rağmen kötü gidiş durdurulamadı. Özellikle 1906 sonrası yaşanan ekonomik sıkıntılar, birçok grev ve ayaklanmaya neden oldu. Ekonomik sıkıntılarla beraber askeri başarısızlıklar da özellikle genç bürokratlar ve subaylar arasında rahatsızlık doğuruyordu. Tüm bu gelişmelerin üzerine Reval Konferansı’yla devletin parçalanma sürecine gireceği anlaşılınca İttihat Terakki yanlısı subaylar, Manastır ve Selanik kentlerinde ayaklanırlar. Bu ayaklanmaları bastıramayacağını fark eden Abdülhamid, 24 Temmuz 1908 tarihinde meşrutiyet ilan eder, var olan nazırlar değiştirilip yerine tanınmış ve dürüst isimler getirilir. Yaşanan bu değişikliklere rağmen düzen tekrar sağlanamamış ve yönetim krizi devam etmiştir. İTC her ne kadar II. Meşrutiyet’in ilan edilmesini sağlamış olsa bile başlangıçta, yönetimde açık bir pozisyonu bulunmamaktadır. Yaşanan süreçte siyasal olarak üç klikten bahsetmemiz gerekir. Yazının devamında anlatacağımız bu siyasal klikler saray yönetimi, İttihat Terakki ve liberallerden oluşmaktadır. İttihat Terakki, her ne kadar meşrutiyetin ilan edilmesini sağlasa da 1908 devrimini devlete karşı değil devletle beraber yapmak niyetindedir. Bu niyetlerinin gerekçesi olarak kendilerini gerekli deneyimden yoksun, sosyal statülerini ve iktidarlarını topluma kabul ettirecek yeterlilikte görmemeleri olduğunu söylemek gerekir. 19. yüzyılda gerçekleştirilen reformların ortaya çıkardığı yeni sosyal sınıfın taleplerini dile getirmektedirler. Bahsettiğimiz bu sınıf genel olarak öğretmen, avukat, küçük rütbeli subay, küçük memur, zanaatkar ve tüccarlardan oluşuyordu. İttihatçıların başlangıç planları, bağımsız seçilmiş bir meclisin denetlediği merkezi bir yönetim kurmak ve dinin siyasal yaşamdaki kapsamlı etkisine son vermektir.
Liberaller, özellikle zengin ve tutucu ailelere mensuptur. Sınıfsal olarak ittihatçılardan daha yüksektedir. Yönetimde âdem-i merkeziyetçilikten ve etnik grupların fiili özerkliklerinden yana oldukları için Türk olmayan nüfusun da desteğine sahiptirler. Hükümetin ekonomiye müdahalesini azalmasından ve serbest ekonomik sistemden yanadırlar.
Kamuoyunu yönlendirme konusunda güçlü olan Abdülhamid, danışmanları ve memurları tarafından kandırıldığını, meşrutiyeti “tarafınca” ilan edip halk üzerinde düzeni sağladığı algısı yaratmıştır.
II. Meşrutiyet’in ilanından sonra toplumun genelinde, özellikle Balkanlar gibi coğrafyalarda coşkulu bir hava oluşmuş, ilan şenliklerle kutlanmıştır. Toplumdan oluşan bu şenlik havası, Abdülhamid istibdadının sona ermiş; özgür bir ortamın oluşup, geçmiş kötü günlerin artık yaşanmayacağı düşüncesindedir. Özellikler gayrimüslim halklar bu ilana, eşit yurttaşlık koşullarının oluşacağı düşüncesiyle ayrı bir sevinçle yaklaşmıştır. Beklenen özgürlükler ortamı, başlangıçta kısa süreli de olsa kendisini hissettirmiştir. Bu süreçte sansürler, gösteri ve örgütlenme yasağının önündeki engeller kalkmıştır. Yaşanan bu görece demokrasi ortamı, etkisini sınıf mücadelesinde de göstermiş ve ilk altı ayda yüzün üzerinde grev gerçekleşmiştir. Gerçekleşen bu grevlere yönelik alınan tutum gerek İTC gerek meşrutiyet yapısının sınıfsal pozisyonunu tekrar hatırlatır durumdaydı. Çoğu yabancı şirketlere karşı gerçekleşen grevler karşısında, grevci işçilerle şirket temsilcileri arasında “hakem” görevi görmektedir. Yaşanan grev karsısında şirket temsilcileri İTC cemiyetine gelerek bir çözüm bulmalarını ister. İTC, ticaretin aksamaması ve yabancı sermayenin sıkıntı yaşamaması için en kısa sürede grevleri bitirme niyetindedir. Sadece telakkilerinin grevi sonlandırmaya yetmediği durumlarda, kolluk kuvvetlerini grevci işçilere saldırtıp çeşitli cezalar vererek grevlerin bitirilmesini sağlamıştır. Süreç, Tatil-i Eşgal Kanun-u Muvakkati düzenlemesinin grevleri yasaklamasıyla sonuçlanmıştır.
Meşrutiyetin ilanından sonra 1908 sonbaharında, ilk meclis seçimleri gerçekleştirilir. Seçimlere giden süreçte imparatorluk toprakları içerisinde, kargaşalar ve toprak kayıpları devam etmektedir. Süreç 5 Ekim’de Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle başlamış, 6 Ekim’de Avusturya-Macaristan’ın Bosna Hersek’i işgali ile devam etmiştir. Yine 6 Ekim tarihinde hukuken Osmanlı’ya bağlı bulunan ancak Yunan Olağanüstü Komiserliği yönetiminde İngiliz, Fransız, İtalyan ve Rus askerlerinin işgali altındaki Girit’in Yunanistan’a katıldığı haberi gelmiştir. Toprak kayıplarının haricinde Doğu Anadolu’da Milli Aşireti’nde ve çeşitli Arap bölgelerinde ayaklanmalar yaşanmıştır. İmparatorluğun farklı bölgelerinde bu durumlar yaşanırken İstanbul’dan kadın hareketi yükselmektedir. Yaşanan gelişmelerden ve özellikle kadın hareketinin yükselmesinden rahatsızlık duyan dini kesimler tarafından Ramazan ayı sürecinde çeşitli dini ayaklanmalar ve saldırılar baş gösterdi. Yönetim, toprak kayıplarıyla ilgili askeri bir karşılık veremezken İTC, Avusturya-Macaristan ürünlerine yönelik bir boykot kampanyası örgütler. Örgütlenen bu boykot kampanyası, hem iktisadi müdahaleciliğin bir pre aşaması hem de yerli ürünlere çağrı niteliğindedir. İstanbul’daki dini ayaklanmalardan ötürü askerlerin meşrutiyete bağlılığından şüpheye düşen ittihatçılar, önlem olarak Selanik’ten getirdikleri Avcı Taburları’nı Taşkışla’ya yerleştirir. Taşkışla’da eski askerlerin bulunduğu 3. Tabur’un Cidde’ye gönderilmek istenmesi, yeni gelen askerler ile eski askerler arasında çatışmaya neden olmuş, sonrasında isyancı askerlerin 3’ü ölmüş, 3’ü yaralanmış geri kalanları ise teslim olmuştur.
Böylesi bir süreçte gidilen 1908 seçim sonuçlarını incelediğimizde toplam 323 mebusun seçildiğini, seçilen 323 mebusun 170 Türk, 67 Arap, 31 Arnavut, 6 Kürt, 25 Rum, 12 Ermeni, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah ve 4 Musevi’den oluştuğunu görmekteyiz. Siyasal açıdan bir değerlendirme yaptığımızdaysa ittihatçıların, liberal Ahrar Fırkası’na karşı çoğunluğu elde ettiğini söylemek gerekir. Meclis açıldıktan sonra liberallerin adayı olan Kâmil Paşa, ittihatçıların da onayıyla meclis başkanlığına seçilir. Liberal fikirleri olduğu bilindiği halde Kâmil Paşa’nın İTC tarafından onaylanmasının nedeni Kâmil Paşa’nın hem kendilerinde eksik gördükleri devlet yönetiminde deneyimli hem de İngiltere’yle iyi ilişkiler içinde olmasıdır. 1908’den 1912-1913 Balkan Savaşı’na dek İTC’nin de ilişkileri geliştirme konusunda en önemli gördüğü gücün İngiltere olması, Kâmil Paşa neden kabul gördü sorunun cevabıdır. Kâmil Paşa başkanlığında meclis oluşturulmuş olsa bile liberaller ve İTC arasındaki yönetim krizi devam etmektedir. Liberaller, Kâmil Paşa’yla birlikte iktidarı tekeline almak için 10 Şubat 1909 tarihinde, kritik önem taşıyan Harbiye ve Bahriye nazırlarına atama yapar. Meclis onayı olmadan gerçekleştirilen bu atamalar İTC tarafından sert tepkiyle karşılanmış, Kâmil Paşa’ya güvenoyu verilmeyerek düşürülmüş, yerine Hüseyin Hilmi Paşa sadrazamlığa atanmıştır. Yaşanan bu gelişme İTC için yönetimle arasına mesafe koymanın mümkün olmadığını bilfiil inisiyatifi alması gerektiğini göstermiştir.
Kâmil Paşa’nın sadrazamlıktan düşürülmesi İngiltere tarafından hoş karşılanmamış ve rahatsızlıklarını İttihat Terakki Cemiyeti’ne cephe alarak göstermişlerdir. İTC, İngilizlerle arasını iyi tutmak ve onlardan destek alması gerektiğinin farkındaydı. Kâmil Paşa’nın düşürülmesinin ardından İTC, İngilizlerle diyalog kanallarının açık tutulmasına özen göstermiştir. Yönetimin, İngilizlerle var olan ilişkisinin aynı şekilde devam edeceğinin garantisini vermek amacıyla Kâmil Paşa’ya anayasal gerekçelerle karşı çıktığını ve İngiltere ile dostluk politikasını sürdürmeyen hiçbir nazırı desteklemeyeceklerini bildirmişlerdir. Hilmi Paşa da büyükelçiye, İngiltere’ye karşı siyasetinin Kâmil Paşa’nınkiyle aynı olacağı ve Türkiye’nin “Majestelerinin Hükümetinin” tavsiyelerine uygun olarak hareket etmeye devam edeceği yolunda güvence vermiştir. İTC bu gündemin kendileri açısından sorun çıkarma potansiyelini gördüğünden dolayı İngilizlere çeşitli güvenceler vermiş, bunun yanı sıra 3 Mart tarihinde yapılacak bir gösteriden 24 saat önce yetkililere haber verme zorunluluğu getiren bir yasa çıkarmıştır. Ardından basın özgürlüğünü kısıtlayan bir kararname çıkarmak istediğinde muhalefetin çok sert tepkisiyle karşılaşmış, çıkarmaktaysa başarısız olmuştur.
Liberaller ve İTC arasındaki mücadele, basın yayın alanında da şiddetle kendini hissettirmiştir. Basın araçlarının kullanılması konusunda avantajlı konum, gerek çoğu gazetenin yönetimini elinde tutması gerek İngiliz (özellikle The Times gazetesi) ve Fransız basınının desteğini alması sonucu liberallerindi. Yaşanan bu siyasi gerginlik ortamında 7 Nisan tarihli önemli bir gelişme daha yaşanmış, Serbesti Gazetesi’nin başyazarı İttihatçı karşıtı Hasan Fehmi, Galata Köprüsü’nde vurularak öldürülmüştür. Yaşanan bu cinayetin ittihatçılar tarafından işlendiğinin yaygın bir şekilde dillendirilmesi cenazenin güçlü bir İTC karşıtı gösteriye dönüşmesine neden olmuştur. Hasan Fehmi’nin cenazesinde yaşanan olaylardan kısa süre sonra, 12-13 Nisan gecesinde (takvim farklılığından dolayı 31 Mart vakası olarak bildiğimiz) önemli dönüm noktalarından biri gerçekleşmiştir.
12-13 Nisan gecesi ayaklanma, İstanbul Garnizonu’ndaki askerlerin, subayları etkisiz hale getirerek başlarındaki softalarla beraber şeriatın geri getirilmesi talebiyle Ayasofya Meydanı’na yürümesiyle başladı. Ayaklanma karşısında hükümet direniş göstermedi ve Hilmi Paşa, talepleri öğrenmek için polis müdürünü isyancıların yanına gönderdi. İsyancıların talepleri: Şeriatın gelmesi, Harbiye Nazırı ve İttihatçı Meclis Reisi’nin azledilmesi, sadrazamlığa yeniden Kâmil Paşa’nın, Harbiye Nazırlığı’na Nazım Paşa’nın getirilmesiydi. Gelişen bu durumla mücadele edemeyeceğini düşünen Hüseyin Hilmi Paşa, hızlıca saraya giderek istifasını padişaha sundu ve İTC iktidardan uzaklaştırıldı.
Özellikle resmi tarih anlatısında karşımıza, 31 Mart Vakası’nın klasik bir şeriatçı ayaklanması olduğu çıkar. Ayaklanmanın gelişim seyrine, taleplerine ve sonrasına baktığımız zaman, bu tespitin pek de doğru olmadığını söyleyebiliriz. 5 Nisan tarihinde Derviş Vahdeti liderliğinde kurulan İttihad-ı Muhammedi ayaklanmayı gerçekleştirmiştir. Teorik olarak şeriat yanlısı bir yapı olan İttihad-ı Muhammedi, en azından ittihatçılar kadar liberallere de düşmanlık duyması gerekirken siyasal talepleri, İTC’nin yönetimden uzaklaştırılmasından öteye gidememiştir. Propaganda amacıyla çıkarttıkları Volkan Gazetesi’yle gelenekçi mebuslar ve sıradan askerler üzerinde önemli bir etki yaratırken gazetenin ücretsiz dağıtılıyor olması, liberaller tarafından gazetenin fonlandığı iddialarını gündeme getirmiştir. Ayaklanma başladıktan sonra yaşananlar da bu ayaklanmanın geçmişte yaşanan sıradan asker ve softalar ittifakı sonucunda çıkan ayaklanmalardan farklı bir seyir izlediğini göstermekte. Ayaklanma sırasında isyancılar çok disiplinli bir duruş sergilemiş, yaşanan şiddet olayları yalnızca ittihatçılar, İttihatçı destekçileri ve İttihatçı basın bürolarına yönlendirilmiştir. Geçmişte yaşanan benzer ayaklanmalarda saldırıların hedeflerinden biri genellikle gayrimüslimler olurken, bu ayaklanmada gayrimüslimlere yönelik bir saldırı gerçekleşmemiştir. Rumca yayın yapan Neologos’un 14 Nisan sayısında ordu yurtseverliğinden dolayı övülüyor ve “ordunun, önceki gün, vatan aşkından gayrı hiçbir duyguyla hareket etmemiş olduğu” belirtiliyordu. Ayaklanmayı, gelenekselden farklı kılan bir diğer noktaysa yağmacılık yapmaktan kaçınılmış olunmasıdır. İsyancıların talepleri kabul edildikten sonra ayaklanma hızlıca sönümlenmiş, etkisiz ve sözcüsüz kalmıştır. İttihatçıların yönetimden uzaklaştırılmasıyla saray ve liberaller, yeni hükümetin inşasına başlar. Yeni hükümet oluşturulurken Ali Kemal ve İsmail Kemal gibi ünlü İttihatçı düşmanları kabine dışı bırakıldı. Oluşturulan yeni hükümetin İTC tarafından çok sert tepki almaması ve geçiş hükümeti niteliğinde olması için ılımlı ve partiler üstü isimler seçilmesine özen gösterilmiştir. Liberaller bu süreci her ne kadar tepki görmeyecek şekilde çözmeye çalışsa da İstanbul’u terk eden ittihatçıların Selanik’e geçmesi ve ordunun üst düzey komutanlarının padişahın konumunun tekrar güçlenmesinden rahatsızlık duyması sebebiyle ayaklanma, Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu tarafından bastırılmıştır. Hareket Ordusu’nun İstanbul’a girmesiyle beraber isyancılar cezalandırılmış, padişahın eski konumuna gelmesinin önü kesilmiş ve ordunun duruma el koymasıyla ittihatçıların da muhalefeti topyekûn ezmesinin önüne geçilmiştir.
31 Mart Vakası ve padişah değişikliği, ordunun yönetimde daha fazla rol almasına ve 1912 seçimlerine kadar sürecek sıkıyönetimin ilan edilmesine yol açmıştır. Ordu, İttihat Terakki’yle fiili koalisyon oluşturmuştur. 1912 seçimlerine giden süreçte gerek içeride gerek dışarıda yaşanan krizler kesilmemiş, var olan durumun bilançosu İTC’ye kesilmeye başlamıştır. 1910’da Kosova vilayetinde, Suriye’nin güneyinde, Havran’dan başlayan isyanları, 1911 yılında Yemen ve Asir’de başlayan isyanlar izlemiştir. 1911 yılında yaşanan bir diğer gelişmeyse İtalya’nın Trablusgarp’ı işgali olmuştur. Bu süreç, 1911 yılı itibariyle İttihat Terakki’yi korkutabilecek tek gelişme olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın doğuşuna yol açmıştır. 1911 yılını, seçimlere giden süreçte önemli kılan bir diğer noktaysa İstanbul ara seçimleri ve İTC’nin erken seçimlere gidilebilmesi için meclisin dağıtılıp yeni seçimlere gidilmesini sağlayan 35. Maddesinin değiştirilmesi talebidir.
Manyasizade Refik Bey’in ölümünden sonra yapılan 1910 ara seçimlerinde yerine Hariciyeci Rıfat Paşa seçilmiştir. Rıfat Paşa’nın Londra Büyükelçiliğine seçilmesi de bir kez daha mebus eksikliğine yol açmış ve 1911 İstanbul ara seçimlerinin yapılmasına neden olmuştur. Yeni kurulan Hürriyet ve İtilaf fırkası, seçim kampanyasına güçlü bir basın desteğiyle başlamış ve 1908-1909 sonrası yaşanan sıkıntılı durumların İTC’nin sorumluluğunda olduğunu belirtmiştir. İTC’nin seçim kampanyası muhaliflere göre daha sönük geçmekte, günümüz AKP iktidarından ve diğer bütün otoriter iktidar pratiklerinden tanıdık gelecek biçimde bir savaş ortamında, birlik bütünlük zedeleyici kampanyalara prim vermemek gerektiği şeklinde söylemler taşımaktadır. Bu kampanyalarla gidilen 1911 ara seçimlerinden Hürriyet ve İtilaf adayı olan Tahir Hayreddin Bey 196 oy, İttihat ve Terakki adayı olan Memduh Bey 195 oy almıştır. Hürriyet ve İtilaf kıl payı kazanırken İttihat ve Terakki cephesinde kaybedilen bu seçim sarsıcı bir etki yaratmıştır. İTC genel seçimleri, ilerleyen süreçte daha sıkıntılı bir durum yaşamamak adına erken bir tarihe çekme kararı almıştır.
Seçimlerin erkene çekilebilmesi için yukarıda bahsettiğimiz 35. madde değişikliğiyle meclisi dağıtmış ve seçim sürecini başlatmıştır. İttihatçılar, seçimin mutlak kazananı olmaları gerektiğinin bilincindeydiler. Seçimlerin kazanılabilmesi için tüm devlet imkanlarını kullanmış ve muhaliflere yönelik şiddet uygulamalarından çekinmemişlerdir. Bundan dolayı 1912 seçimleri “sopalı seçim” olarak anılmaya başlamıştır. Validen en küçük devlet memuruna, komutanlardan alt rütbeli jandarmalara kadar bütün devlet kadrosu seçimler boyunca açık bir şekilde İTC adına çalışmış ve muhaliflere çeşitli yıldırma operasyonları gerçekleştirmiştir. Bağdat Valisi’nin gazetecileri hapsetmesi, Erzurum Valisi’nin Fırka Kulübü’nün açılmasına izin vermemesi, Konya Valisi’nin İtilafçı Mustafa Sabri Efendi’nin konuşmalarını engellemesi ve İzmir Valisi’nin açık bir şekilde İttihatçı olduğuyla övünmesi devlet memurlarının pozisyonunu bizlere açıkça göstermektedir. Hükümet, İtilafçıların güçlü olduğu alanlardan biri olan basına da savaş açmış durumdaydı. İtilafçı gazeteler birbiri ardına kapatılmaktaydı. Yapılan baskıya örnek olarak Şehrah Gazetesi’nin 28 Nisan 1911 ile 26 Mart 1912 yılları arasında 13 kez kapatılıp 14 kez ismini değiştirerek çıkartılmasını gösterebiliriz. Kapatılan gazeteler arasında Ermenice Puzantiyon, Rumca Foni ve Arapça El-Muktebes gibi, Türkçe yayın yapmayan Osmanlı basını da bulunmaktaydı. Basına yönelik saldırılar yalnızca gazete kapatmakla sınırlı kalmamış, Mart 1912’de yapılan değişiklikle gazete imtiyazı alabilmek için 500 liralık teminat akçesi verilmesi zorunluluğu getirilmiştir. Hükümet, alınan bu önlemleri basın alanıyla sınırlı tutmamış, gösteri ve toplantı haklarına da saldırılar gerçekleştirmiştir. 16 Mart 1912 tarihli çıkarılan kararlarla, fırka kulüpleri dışında toplantı yapılması yasaklanmış, ayrıca açık alanlarda yapılacak toplantıların da huzur ve sükûnu korumak adına yasaklanabilmesi kararı çıkarılmıştır. Seçimler için yapılan önemli usulsüzlüklerden biri de seçmen liste ve bölgelerinin İTC lehine değiştirilmesidir. Seçim bölgelerinin, birbirine yakın köy ve mahallelerden oluşması gerekirken, özellikle muhalif olduğu bilinen gayrimüslim yerleşim yerleri, İttihatçı bölgelerin içinde azınlıkta kalacak şekilde ayarlanmıştır. Muhaliflerin seçilmemesi için yapılan tüm bu zorluklara karşı muhalif Rıza Nur, Sinop’ta seçimi kazanmıştır. Ancak askerlerle beraber seçim sandıkları açılmış ve oy pusulalarına İttihat Terakki adayı olan Hakkı Bey’in ismi yazılmıştır. “Sopalı seçim” adına yaraşır bir şekilde gerçekleşen bu seçimlerle İTC istediğine kavuşmuş,281 mebustan muhalif olarak seçimlere giren 6 vekil yer bulabilmiştir. Seçilen 281 vekilin 175’i Türk, 48’i Arap, 17’si Arnavut, 15’i Rum, 10’u Ermeni, 5’i Kürt, 5’i Bulgar, 4’ü Yahudi, 2’si Sırp ve 1’i Ulah’dır.
1912 seçimleri, İTC’nin arzuladığı sonucu vermiş olsa bile H.İ.F ile gerçekleşen çatışmaların niteliğini bir üst aşamaya sıçratmıştır. Özellikle 1912 seçimlerinin, kendileri için bu derece baskı altında geçmesi ve orduda İttihatçı subayların sistematik bir şekilde terfi ettirilip önemli noktalara getirilmesi, muhalifler için mücadeleyi meclis ve seçimler boyutundan çıkarmış, özellikle ordu içinde İTC muhalifi olan subaylar tarafından Halaskar Zabitan Örgütü’nün kurulmasına neden olmuştur. Halaskar Zabitan Örgütü, kurulan Sait Paşa hükümetinin istifa etmesi için bir muhtıra yayınlar. Sait paşa, ağırlıklı olarak ittihatçılardan oluşan meclisin güvenoyuna rağmen istifasını verir. İstifadan sonra, liberallere yakın bir teknokrat hükümeti kurulmuştur. Kurulan bu hükümet İTC’den, özellikle de orduda bulunan yapılanmasından rahatsızlık duymaktadır. Hükümetin başına kasım ayında İttihatçı düşmanlığıyla bilinen Kâmil Paşa gelir. İTC bu süreçte ciddi tasfiyeler yaşamıştır. Üyelerinin bir kısmı sürgüne gönderilmiş, bir kısmı ise yeraltına çekilmiştir.
Devlet içinde süren çekişmeler devam ederken Balkanlar tekrar hareketlenmekteydi. Osmanlı ve İtalya arasında gerçekleşen savaşla Osmanlı ordusunun zayıflığından emin olan Balkan Devletleri, 2 Ekim 1912 tarihinde geniş ıslahat planları içeren ültimatomu Osmanlıya gönderirler. Osmanlı Devleti’nin ültimatomu kabul etmemesi ve 8 Ekim’de Karadağ tarafından ilanının açıklanmasıyla Balkanlar’da savaş başlar. Osmanlı ordusu, başarılı bir savunma gerçekleştiremez ve Çatalca taraflarına kadar geri çekilmek zorunda kalır. Bu geri çekilişin ardından batıda direniş yalnızca Yanya, İşkodra ve Edirne’de sürer. Ordu, var olan pozisyonda savaşı daha fazla sürdüremez ve 3 Aralık’ta ateşkesi kabul etmek zorunda kalır. İmzalanan ateşkes anlaşmasının ardından Balkan devletleriyle Londra’da görüşme süreci başlar. 1913 başında Londra görüşmeleri sırasında İTC hala direnmekte olan Edirne’nin teslim edileceğini anlamasıyla Bab-ı Ali baskınını gerçekleştirir. Gerçekleştirilen bu baskında Harbiye Nazırı öldürülür, Sadrazam Kâmil Paşa istifa ettirilir, Mahmut Şevket Paşa Sadrazamlığa ve Harbiye Nazırlığının başına geçirilir. Bab-ı Ali baskını artık yeni bir sürecin başlangıcıdır. Gerçekleşen darbenin ardından Balkan Devletleri tekrar saldırıya geçer. Osmanlı ordusu bu saldırıya karşı atakta bulunsa bile başarılı olamaz ve Edirne, gerçekleşen saldırılara dayanamayarak düşer. Edirne’nin de düşmesiyle 16 f tarihinde yeniden ateşkes yapılır. Ateşkesin ardından 10 Haziran’da imzalanan Londra Antlaşması ise Edirne dahil birçok toprağın kaybı anlamına gelir. Londra Antlaşması sonrası yeni toprak dağılımından rahatsız olan Balkan devletleri kendi aralarında savaşmaya başlar. Balkan devletlerinin kendi aralarında girmiş olduğu bu savaş karşısında, ordu tekrar saldırı başlatmayı göze alamasa da Enver, yönetiminde bulunan subay topluluğu ve İTC’nin desteğiyle inisiyatifi ele alıp Edirne’ye saldırır. Edirne tekrar alınır, Enver Batı Trakya topraklarında gerilla savaşı yürütülmesi için Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi’ni kurar. Kurulan yapılanmanın önemi: 1.Paylaşım Savaşı sonrası oluşacak “ulusal direniş” için laboratuvar görevi görmesidir. Balkan Savaşının bu şekilde sonlanmasıyla beraber Osmanlı çok büyük zarara uğramış, 500 yıldır hakimiyetinde tuttuğu 4 milyondan fazla nüfusun üzerinde yaşadığı toprakları kaybetmişti.
Hükümet darbesinin ardından İTC, muhalefeti siyasal alanın dışında tutmak harici bir yaptırımda bulunmamış olsa bile Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın Halaskar Zabitan tarafından suikasta uğraması sonucu birçok tutuklama ve ölüm cezası verilmiştir. Verilen bu cezalarla birlikte muhalefet tasfiye edilmiş, İTC iç siyasal duruma açık bir şekilde hakim olmuştur. Talat Dâhiliye Nazırı olarak kabinede yer bulurken Enver peş peşe terfi alıp Paşa ve Harbiye Nazırı, İstanbul muhafızı Cemal de Paşa rütbesine sahip olmuştur. Bu andan itibaren ülke Triumvira (üçlü yönetim) denilen Talat, Enver ve Cemal yönetimine geçmiştir. Cemal, İstanbul muhafızlığı görevini yürüttüğü sırada ülke siyasetinde sözü geçerken, 1914 ortalarında etkisi görece azalmıştır. Enver ordu içerisinde bulunan hakimiyetiyle etkili olurken Talat, İttihat Terakki içerisinde yer alan hizipleri idare etme yeteneğiyle ön plana çıkmıştır. Balkan savaşlarının ardından Osmanlı devleti diplomatik olarak tamamen tecrit edilmiş durumdaydı. Büyük güçler arasındaki tansiyonun gittikçe yükselmekte olduğunu gören ittihatçılar tecrit durumunun ilerleyen zamanlarda İmparatorluğun sonu anlamına geleceğini düşünmekteydi. Bu ortamı kırmak ve olası bir savaş durumunda kaybettiği toprakları geri kazanmak umuduyla ittihatçılar, bir ittifak anlaşması için güçlü devletleri yoklamaya başlamıştır. Bu ittifak anlaşması için öncelikli olarak İngiltere ve Fransa ile görüşmeler gerçekleştirilmeye çalışıldı. Fransa ve İngiltere bu çabalara rağmen iyi ilişkiler içinde bulundukları Rusya ve Balkan devletleri ittifakı ile yapılacak bir iş birliğini Osmanlıyla yapılacak bir ittifaktan daha karlı görüyorlardı. İngiltere ve Fransa’dan eli boş dönen ittihatçılar yeni ittifak arayışları içerisindeydiler. Bu arayış içerisinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırbistan aleyhine bir ittifak için nabız yoklamış, Talat ve Enver’den olumlu geri dönüş almıştı. 28 Temmuz tarihinde Enver Paşa bir görüşme sırasında Alman Büyükelçisine bir ittifak önerisinde bulunmuştu. İttifak önerisine Kayser II. Wilhelm’den olumlu karşılık gelmesi sonucu Talat Paşa, Enver Paşa, Sadrazam Sait Halim Paşa ve Meclis-i Mebusan Başkanı Halil’den oluşan küçük bir gurup, büyük bir gizlilik içerisinde ittifak anlaşmasının detaylarını görüşmek üzere Almanya’ya gider. Yapılan bu ziyaret o kadar büyük bir gizlilik içerisinde gerçekleştirilmiştir ki Cemal Paşa, Maliye Nazırı Cavit Bey ve Şeyhülislam gibi diğer kabine üyeleri haberdar edilmemiştir.
Yapılan bu antlaşmanın Rusya’nın savaşa girmesinden bir gün sonra yapılması ise olası bir savaş durumu için iş birliği antlaşmasından ziyade bir savaşa giriş antlaşması olduğunu göstermektedir. Osmanlı, Yunan donanmasının artan gücüne karşılık halktan destek kampanyalarıyla alımını örgütlediği ve İngiltere’ye sipariş verdiği üç savaş gemisine, yine İngiltere tarafından el koyulmuştur. Savaş gemilerine el koyulmasının büyük tepkiyle karşılandığını gören Almanya, Goben zırhlısı ve Breslau hafif kruvazöründen oluşan donanmasına Çanakkale’ye gitmesi emrini verir. İngiliz ve Fransız donanmalarının tehditleri arasında zorlu bir yolculukla Osmanlıya ulaşan gemiler, Almanlardan sözde bir meblağ karşılığında satın alınır ve Osmanlı donanmasına eklenir. İttihatçı yönetim her ne kadar askeri pozisyonun yetersiz olduğu gerekçesiyle savaşa girmeyi bir süre geciktirmek arzusunda olsa da Almanya’nın gereken mali ve askeri teminatı vermesi sonrası gemiler Enver’in talimatıyla Rus limanlarını bombalamak amacıyla Karadeniz’e açılır ve Osmanlı fiilen savaşın içerisine girmiş olur.
İttihat ve Terakki’nin İktisadi Politikası
Yazımızın başında Osmanlı Devleti’nin 1838 Balta Limanı anlaşmasıyla başlayan kapitülasyonlar zincirinin Düyun-ı Umumiye ile sonlandığını ve sınai ürün bakımından dışa bağımlı hammadde ihracatçısı iç pazarının, dış sermaye egemenliğine girmiş bir yarı sömürge olduğunu belirtmiştik. İttahatçılar da ekonomik bağımsızlık kavrayışlarının hukuki ve siyasi ele alış tarzında pek öteye gidememiştir.
Meşrutiyetin ilanından sonra İTC’nin son zamanlarda yaygın şekilde gerçekleşen grevler ve yükselen işçi sınıfı hareketliliğini bastırmak için çıkardığı Tatil-i Eşgal Kanunu, sınıfsal pozisyonunu ve izleyeceği politikaların hattını göstermekteydi. Cemiyetin çıkarmış olduğu bu kanun haricinde topraklandırma girişiminden bahsedebiliriz. 1908 tarihinde toprak ağalarına dokunmadan bir topraklandırma projesi düşünülmüş olsa bile gerek liberallerin gerek muhafazakârların tepki göstermesi ve patlayan 1909 31 Mart Ayaklanması sonrası, girişmiş olduğu bu çekingen denemeden vazgeçer. Açık bir şekilde toprak ağalarıyla ittifak yolunu seçer. İTC içinde her ne kadar küçük bir azınlık yabancı sermayeye karşı çıkmış olsa da cemiyetin asıl düşüncesi devletin gereken modernleşme hamlelerini yaptığı taktirde yabancı sermayenin ilgisini çekeceği ve gerisinde kalmış olduğu Avrupalı devletlerle arasındaki farkı kapatacağıdır. Bu iyimser düşünce içinde devlet mekanizmasının yeniden şekillendirilmesi açısından çok sayıda kanun ve kararname çıkarılmış, yıllık 400.000 lira geliri olan padişaha bağlı mülkler hazineye devredilmiş, padişahın ödeneği kısılmış, üretken olmayan ve çok fazla gideri olan Hariciye Nezareti gibi yapılar tasarrufa sokulmuştur.
Yabancı sermayeyle beraber yatırım yapma planları çerçevesinde Deustchebank yönetiminde Konya ovasına sulama projesi yapılmasının atılan önemli bir adım olduğunu söylemek gerekir. Bu proje ile 1910 yılında gerçekleştirilen hasattan çok büyük bir verim alınmış olsa bile emek gücü eksikliğinden dolayı mahsulden tam olarak verim alınamamış, tarımda makineleşme hedefi yaratılmıştır. Sonrasında benzer bir proje Kilikya ovası içinde planlanır. Dış sermayeyle ortak gerçekleştirilen ve “başarılı” sonuçlar elde eden bu proje sonrası, 1911 yılı itibariyle yeni karayolları, demiryolları, limanlar ve elektrik santralleri gibi projeler tasarlanmaya başlanır. Tasarlanan bu projeler özellikle demiryolları alanında dış sermayeye bağımlıdır. 1911 yılı itibariyle bu yatırımlar planlanmış olsa bile ittihatçıların iktisadi pozisyonu; Selanik’in kaybedilmesi İtalya ile Libya konusunda savaşın patlak vermesi sonucu 1913 yılı itibariyle çeşitli farklılıkların izlerini taşımaya başlar. İtalya ile yaşanan savaş, ittihatçılar için merkez pozisyonunda bulunan Selanik’in kaybedilmesi ve özellikle Balkan savaşları Anadolu’nun ve yerli burjuvazinin önemini artıran bir anlayış ortaya çıkarmıştır. 31 Ocak 1913 tarihinde kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’ni ve cemiyetin halktan para toplayarak bir iç borçlanma çabasına girmesini bu farklılaşmanın somut bir yansıması olarak görebiliriz. 1913 tarihinde çıkarılan yasayla gayrimenkullerde el değişimi ve toprak sahiplerinin güvenceye alınması önemli değişikliklerdendir. Yine 1913 yılında Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun çıkarılması, milli burjuvazinin yaratılması konusunda atılan adımların sistematik bir hâl taşıdığını göstermekte. Yusuf Akçura’nın 1914 tarihinde belirtmiş olduğu “Çağdaş müreffeh devletler ve bankerlerin omuzları üzerinde ortaya çıkmışlardır. Türkiye’deki Türk milli uyanışı, Türk burjuvazisinin doğuşunun başlangıcıdır. Ve eğer Türk burjuvazisinin doğal gelişmesi zarar görmeden ya da kesintiye uğramadan devam ederse, Türk devletinin sağlam bir şekilde kuruluşu garanti altına alınmış demektir.” ifadesi yapılanların ve yaratılmak istenenlerin berrak bir anlatısıdır. Milli burjuvazi için en önemli dönüm noktalarından biri de 1. Paylaşım Savaşı’dır. Savaş sırasında birçok temel ihtiyacını ithalat yoluyla karşılayan İstanbul ciddi bir tecrit altında kalmış, birçok temel tüketim malzemesini karaborsaya düşürmüştür. Başlangıçta bu kârlı alandan daha çok gayrimüslimler yararlanacak olsa da burada bulunan rantı gören ittihatçılar Müdafaa-i Milliye Cemiyeti aracılığıyla müdahale etmiş ve bu kârlı alan tamamıyla ellerine geçmiştir. Karaborsacılıktan yapılan vurgunlar o kadar büyük bir boyuta ulaşmıştır ki cemiyet içerisinde bile huzursuzluk yaratmaya başlamıştır. İstanbul’da, savaş dönemi zenginlerine gösterilen tepkilere, dönemin köşe yazılarında ve edebi eserlerinde sık sık rast gelinmekte. Savaşın başlaması karaborsa zenginleri yaratmış, kapitülasyonların kaldırılmasını ve gümrük vergilerinin değiştirilmesini sağlamıştır. Yaşanan gelişmelerin ardından, ittihatçıların iktisadi konum alışları daha açık bir hal almış; kurulan fabrikalar, bankalar ve şirketlerle doğrudan ticaretin içerisinde yer almışlardır. 1918’de gerçekleşen kongrede de cemiyet, milli sanayi ve sermaye birikimi konusunda hükümetten bağımsız rol alma planı çıkarmıştı. Alınan karar öncesi İTC üç önemli şirket kurmuş, yenilerini kurmak için sermaye birikimine devam etmiştir.1918 yılında 72 yeni şirketin kurulduğunu görmekteyiz. Kurulan şirketlerin yönetimi genel olarak yerel eşrafın önde gelen isimleri ve İTC yöneticilerinden oluşmaktadır. İTC yöneticilerinin şahsi mi iktidarı temsilen resmi görevde mi olduğu net kestirilememektedir. İttihatçıların almış olduğu kararlardan bir diğeriyse tarımsal alanda angarya uygulamasını gerçekleştirmektir. 1909 yılından itibaren açık bir şekilde toprak ağalarıyla ittifak halinde olan cemiyet böylece savaştan dolayı zorda kalan ağaların yardımına yetişmiştir.
İTC’nin iktisadi hamlelerini incelediğimiz zaman özellikle 1913 ve savaş dönemiyle beraber milli burjuvazinin yaratılması konusunda hamleler gerçekleştirdiğini görebiliriz. Birçok önemli figürünün bizzat ticarete atılıp; devlet kaynaklarını kullanarak, dağıtım ve savaş dönemi vurgunlarıyla burjuvazi sınıfının içine dahil edildiği söylenmelidir. Kırsalda küçük çiftçiliği geliştirmeye yönelik çekingen adımlar atılsa da başarılı olunamamıştır. Ticarileşmiş ve dünya pazarına açılmış tarım, özellikle savaş yıllarında pozisyonunu daha da pekiştirmiş, ittihatçılar küçük üreticilerden ziyade büyük üreticileri desteklemiştir. Büyük üreticilerin daha fazla gelişmesi için toprak ağalarının hegemonyasına dokunulmamış, mülkiyetlerini güvence altına alacak kanunlar çıkarılmıştır. Üretimi arttırmaya yönelik uygulamalara sulama projelerinin gerçekleştirilmesini, çiftlik makinalarının ithal edilerek toprak sahiplerinin kullanımına verilmesi, savaş sürecinde oluşan emek kıtlığını gidermek amacıyla köylülerin çiftliklerde çalışmaya zorlanmasını ve savaşa giden köylülerin topraklarına el koyulmasını örnek verebiliriz.
“Milli Mücadele” ve Cumhuriyet Dönemi
Mustafa Kemal’in 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışı, “milli mücadele” için oluşturduğu anlatıda, “milat” niteliği taşır. Resmi tarih bize böyle anlatadursun; ittihatçıların savaş sona ermeden Anadolu’da cephanelikler kurması, gerilla birliklerini oluşturması ve subaylara Anadolu’ya geçme emri vermesi, bizlere 19 Mayıs öncesinde Anadolu’da “milli mücadele” hazırlıklarının başladığını göstermektedir. “Milli Mücadele’nin” önemli figürlerinden Kazım Karabekir anılarında, silah kullanma fikrini İsmet İnönü’ye açtığında ” Bu iş bitti Kazım, gidip çiftlik satın alalım, sen Kazım ağa ol, ben İsmet ağa olayım.” cevabını aldığını, Fevzi (Çakmak) Paşa’nınsa ondan beter olduğunu belirtir. Kazım Karabekir’in anlatısı, direniş fikrinin ilk kendisi tarafından belirtildiği hususunda şaibeli olsa bile Rauf Orbay’ın ve Ali Fuat’ın Mustafa Kemal’den önce Anadolu’ya geçmesi, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı sırada Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin çoktan kurulmuş olması, Erzurum Kongresinin toplanma kararı alması, ittihatçıların etkisini gözler önüne sermektedir.
Beklediği Harbiye Nazırlığına getirilmeyince geniş yetkilerle 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, kısa süre sonra 25 Mayıs’ta Topal Osman ile görüşür. Görüşmede Mustafa Kemal, hükümetten aksi emir gelmiş olsa bile pontusçularla mücadele etmesini ve süreci mümkün olduğunca hızlandırması gerektiğini söyler. Topal Osman görüşmenin gerçekleştiği sırada, yapmış olduğu Ermeni katliamlarından dolayı İstanbul Divan-ı Harbi tarafından aranmaktadır. Mustafa Kemal, 27 Mayıs’ta İzmir ve çevresinin işgalinin ardından Havza’dan komutanlıklara ve valiliklere gönderdiği telgrafta şu satırlarla itidal çağrısında bulunur.
“Siyasi bütünlüğümüzün muhafazası için, milli gösterilerin daha canlı olarak belirtilmesi ve devamı gereklidir. (…) Büyük ve heyecanlı mitingler yapılmasıyla milli gösterilerde bulunulması ve bunun tüm memleketi kapsaması be bütün Büyük Devletler mümessilleriyle Babıali’ye etkili telgraflar verilmesi ve ecnebi olan yerlerde ecnebilere de tesir yapılmakla beraber milli gösterilerde adap ve sükûnetin fevkalade korunması ve Hristiyan halka karşı taarruz ve nümayiş ve tavır alınmaması zorunludur.”
Göreve çıktığından beri zamanla İstanbul hükümetiyle arasına mesafe koyan Mustafa Kemal; Ali Fuat Paşa, Rauf Bey ve Refet Bey ile hazırladığı Amasya Genelgesi’ni, mülki ve askeri amirlere göndererek İstanbul ile ilişkileri koparır. İstanbul ile ilişkileri koparan Mustafa Kemal, ittihatçıların düzenlediği Erzurum Kongresi’ne katılmak için Amasya’dan yola çıkar. Ermeni Soykırımı sırasında yaptıklarıyla ünlenen Filibeli Hilmi, Erzurumlu Köseoğlu Cafer, Yenibahçeli Nail; Enver Paşa ve Talat Paşa tarafından aldıkları emir doğrultusunda Erzurum’a geçip Türkçü politika izleyen Albayrak Gazetesi’ni çıkarır. Gazete, soykırım ile zenginleşen yerel eşraf tarafından desteklenmiş aynı zamanda bu çevreler, Ermeniler geri gelecek korkusuyla Vilayat-ı Şarkiyye-i Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’ni kurmuşlardı. Cemiyet Ermeni ve Rum “tehlikesiyle” Kürdistan Teali Cemiyeti örgütlenmesine karşı Erzurum Kongresi’ni toparlar. Katılımcıların çoğunluğunu ittihatçıların oluşturduğu kongre Mustafa Kemal’in besmelesi ile başlar, saltanat ve hilafet için ettiği duayla bitirilir. Mandacılık gündeminin de açıldığı bu kongrede Mustafa Kemal, Hüseyin Rauf (Eski Bahriye Nazırı), Raif Efendi (Eski Erzurum Mebusu), İzzet Bey (Eski Trabzon Mebusu), Ahmed Fevzi Efendi (Erzincan Nakşi Şeyhi), Sadullah Efendi (Eski Bitlis Mebusu), Musa Bey (Mutki Aşiret Lideri) Sivas’a katılmak için 8 kişilik heyete seçilmişlerdi. Seçilen sekiz kişinin beşiyse Erzurum Kongresi’ne delege olarak katılmamışlardı.
Erzurum’dan giden heyetin katılımıyla başlayan Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal bir konuşma yapar. Konuşmanın ardından, Padişah’a İstanbul Hükümeti’nin milli iradeye dayanmadığı Meclis-i Mebusan’ın tekrar açılması gerektiğinden bahsederek başlayan, Padişah’a bağlılığını ve hilafeti kurtarma amacında olduğunu belirterek biten bir telgraf çekilmesi önerisinde bulunur. Bu kongrede gündeme gelen tartışmalardan biri de İttihat Terakki’dir. Kara Vasıf’ın kendisine Karakol Teşkilatı nizamnamesini sunması üzerine Mustafa Kemal “Sizlerin maksadı, mülga (kaldırılmış) İttihat ve Terakki’yi ihya etmektir. Bu suretle iktidarı yeniden ele geçirmek istiyorsunuz. Bunların farkındayım. Sizin gizli başkumandanınızın adını da söyleyeyim. Bu Enver Paşa’dır.” der. Kara Vasıf, Mustafa Kemal’in bu sözleri üzerine ona “Hayır Paşam, yanılıyorsunuz, bizim başkumandanımız sizsiniz. Talat Paşa Berlin’den bize gönderdiği talimatta ‘bundan böyle başkumandanınız Mustafa Kemal Paşa’dır. Onun açtığı bayrak altında birleşiniz’ diye yazmıştır.” şeklinde cevap verir. Mustafa Kemal İttihat ve Terakki ile ilintilenmek istemese de ittihatçılar dağılmayı görmüş ve kadrolarını Mustafa Kemal etrafında toplanmaya davet etmiştir.
Anadolu’da “Milli Kurtuluş” hareketinin büyüdüğü sıra, İstanbul’da da 12 Ocak 1920 tarihi itibariyle Meclis-i Mebusan açılır. Mecliste kimi kaynaklara göre 168, kimi kaynaklara göreyse 172 mebus olduğu yazılmasına rağmen açılışa 72 mebus katılır. Yapı, geçmiş meclislere göre farklılıklar barındırmaktadır. Gayrimüslim nüfusun büyük kısmı sürgünler ve soykırımlarla yok edildiğinden yalnızca Müslümanlardan oluşan mecliste, mebusların tamamına yakını İttihatçıdır. İstanbul’da 16 Mart 1920’de gerçekleşen işgalle kimi mebuslar, savaş suçlusu olduğu gerekçesiyle 18 Mart 1920 günü tutuklanır ve meclis fiili olarak kapanır. Mustafa Kemal tutuklanmış vekillere, Ankara’ya gelmeleri ve yeni bir meclis oluşturulması yönünde bir çağrı yayınlar. Ankara’nın belirlediği 330 kişiye ek olarak Malta’ya sürgün edilen ve çağrıya uyarak Ankara’ya gelen İstanbul vekilleri, yeni meclisin üyesi sayılır.
Ankara’da kurulan yeni meclisin üye sayısında ortaklaşılamamıştır. Dönemin tanıkları 204-437 arası bir sayı belirtirken çağdaş araştırmacıların verdiği sayılar 365-437 arasındadır. İlk meclis için genellikle mozaik bir yapıya sahip olduğu belirtilir. Meclisin yapısını incelediğimizde Müslüman olmayan hiçbir vekil olmamakla beraber Müslüman olup Türk olmayan Kürt, Arap, Laz, Çerkes vekillerin de az sayıda olmadığı belirtilmektedir. Mecliste bulunan 72 Kürt vekilin Kürtlük bilincine sahip olmadıklarını söylemek gerekir. Hatta bu Kürt vekillerden bazıları İttihat ve Terakki’de yer almıştır. Meclisin sınıfsal pozisyonuna baktığımız zamansa hiçbir emekçi vekil olmadığını; meclis yapısının askeri ve sivil bürokrasi, tüccar, serbest meslek sahibi ve büyük toprak sahiplerinden oluştuğunu söyleyebiliriz.
23 Nisan 1920 Cuma gününe denk getirilen açılışta Hacı Bayram Veli Camii’nde ayetler okunmuş ve türbesi ziyaret edilmiştir. Yapılan bu açılış dönemin muhafazakar kimliğiyle öne çıkan liderlerinden Kazım Karabekir’i bile rahatsız etmiş ve şimdiye kadar hiçbir meclisin bu kadar dini bir şekilde açılmadığını vurgulamasına neden olmuştur. Meclisin bu açılıştan sonra onayladığı ilk kanunun Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda görüşülmesine başlanan Ağnam Resmi (Hayvan Vergisi) Kanunu olması, iki meclis arasındaki devamlılık ilişkisini gösterdiğinden önemlidir. Devamlılık ilişkisini gösteren bu kanun onayından sonra, 27 Nisan tarihinde Padişah’a bağlılıklarını tekrar belirtmiş, vekillerinin içinden bir grupsa İstanbul’a bir heyet gönderilmesinden bahsetmiştir. Çıkarılan ikinci kanunsa iç isyanları bastırmak ve asker kaçaklığını engellemek amacıyla çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’dur. Bu kanunla hilafete, saltanata ve Osmanlı’ya zarar verenler ihanetle suçlanmış olacak ve idamla cezalandırılacaktır. Aynı gün çıkarılmak istenen şapka kanunuysa yaşanan muhalefet sonrası çıkarılamamıştır. Yedinci kanun, 16 Mart işgalinden sonra İstanbul’la yapılacak bütün görüşmeleri yasaklarken, 8 Mayıs’ta Ermeni Soykırımı suçundan tutuklu olanların serbest bırakılması ve 10 Mayıs’ta ihracatın serbest bırakılması için kanunlar çıkarılmıştır. Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun otoriteyi sağlama konusunda yetersiz gerekçesiyle 18 Eylül 1920 tarihinde yeni kanun çıkarılmış, “İstiklal Mahkemeleri” kurulmuş ve iktidar demir yumrukla otorite sağlama çabasına girişmiştir. Kurulan bu İstiklal Mahkemeleri’nde savcı dışında hukuki görevli bulunmaz, kararlar meclis üyesi mahkeme üyeleri tarafından hızlıca verilirdi. Bu mahkemede yargılanan kişiler çok nadir durumlar dışında avukat bile tutamazdı. Kararların bu kadar acele alınıyor olması kimi zaman yanlış kişilerin idam edilmesine bile yol açmıştı. Mahkemelerde Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre 59.164 kişi yargılanırken1450-1500 arası idam gerçekleşmiş, kalanlara çeşitli cezalar verilmişti. 20 Temmuz 1922 tarihinde atanan İstiklal Mahkemesi üyeleri geri çekilmiş, 31 Temmuz 1922 tarihinde çıkarılan yasayla da yetkileri sınırlandırılmıştı. Mahkemelerin kapılarının üzerinde ise “İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnızca Allahtan Korkar” yazmaktaydı. Meclisin çıkarmış olduğu bir diğer kanun ise 5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’dur. Yeni kanuna göre meclis üye sayısı olan 330’un yarısının bir fazlası toplanma yeter sayısı, 83 karar yeter sayısı olarak kabul edilir. Rakamların bu derece düşük belirlenmesi, kararların küçük bir grubun desteklemesiyle çıkma imkanı yaratmış, antidemokratik uygulamalara yol açmıştır.
Cumhuriyet Dönemi İktisadi Politikaları
Ankara Hükümeti; savaş sırasında ekonomik kaynaklarını Sovyetlerden gelen yardımlarla, Düyun-ı Umumiye gelirleriyle ve Tekâlif-i Milliye Emirleri’yle halkın mal varlığının %40’ına el koyarak sağlamıştır. Savaş kazanılıp iktidara el koyulunca iktisadi politikalar belirginleşmeye başlar…
Yeni kurulan cumhuriyetin ekonomik politikalarını yorumlarken, 1923-1929 dünya piyasasına entegrasyon hedefleme ve 1929-1928 devletçi politikalar şeklinde ikiye ayırmak faydalı olacaktır. Kurulan yeni cumhuriyetin niteliğini ve hedeflerini belirten İzmir İktisat Kongresi 1923 yılında gerçekleşir. Kongre, korporatist şekilde örgütlenmiş olsa da bu durumun işçi temsiliyeti bakımından biçimsel olduğunu söylememiz gerekir. Kongrede İstanbul işçilerini temsil eden Amele Birliği, bir tüccar temsilcisi tarafından “tüccarın bir kukla teşkilatından, bir paravandan ibaret” sözleriyle nitelendirilmiştir. Sanayici temsiliyeti genellikle yüksek bürokratlar ve mebuslar tarafından gerçekleştirilir. Çiftçi ve tüccar temsiliyetininse gerçekten büyük toprak sahipleri ve tüccarlar tarafından yapıldığı gözlenir. Kongrede “Milli Mücadele” sırasında sağlıklı bağlar kurulamamış İstanbul ve İzmir’in Türk-Müslüman burjuvazisiyle, Ankara hükümetinin koordinasyonu sağlanmıştır. Yerli ve yabancı sermayeye yatırım yapma teşvikinde bulunulmuş, kalkınmacı bir hat çizilmiştir. İzmir İktisat Kongresi’nde çizilen bu hat, 1930’a kadar devletin iktisadi politikasını belirlemiştir.
İzmir İktisat Kongresi’nin ardından belirlenen politika doğrultusunda 1924 yılında, siyasi kadrolar ve sermaye çevresinin birleşmesiyle Türkiye İş Bankası kurulmuştur. İş Bankası’nın kurulması, sermaye çevreleri ve siyasi kadroların bütünleşmesi açısından çok önemli bir rol oynamış, çeşitli iktisadi ve siyasi kararların belirlenmesi konusunda sermaye çevrelerinin iktidarı yönlendirmesinin aracı olmuştur. İş Bankası’nın kuruluşundan bir yıl sonra Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuştur. Kurulan bu yapılanma Osmanlı Devleti’nden kalma dört sanayi işletmeyi devralsa da yeni işletmeler kuramamakta, elinde bulunan işletmeleri de özel sektöre devretmektedir. 1925 yılı bir önemli gelişmeye daha sahne olur ve Osmanlı’dan kalma feodal bir vergi olan aşar vergisi kaldırılır. Aşar vergisi, devletin en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturmakla birlikte tarımsal üretimde bulunan köylülerin üzerinde çok büyük bir yüktür. Aşar vergisi devlet tarafından kaldırılmış olsa bile gaz yağı ve şeker gibi önemli tüketim maddelerinin vergilendirmesi arttırılarak, oluşan vergi açığı tekrar emekçi sınıflara yüklenmiştir.
Devletin teşvik uygulamaları 1925 yılında başlamış, şeker fabrikaları için özel teşvik ve imtiyazların gelmesiyle, Halk Fırkası’nın yöneticilerinin de hissedarı olduğu Alpullu ve Uşak şeker fabrikaları kurulmuştur. Kurulan fabrikalar sonrasında daha kârlı olduğu gerekçesiyle şeker ithalatına girişmiştir. Sanayiyle ilgili asıl teşvik 1927 yılında Teşvik-i Sanayi kanunun çıkarılmasıyla gerçekleşmiştir. Bu kanunla, sanayi yatırımlarına ve işletmelerine çok geniş imtiyaz ve teşvikler sağlanmıştır.
1929 yılına kadar çıkarılan teşvik kanunları ve serbest ticaret politikaları, açık ticaret koşullarını ne kadar yaratmış olsa bile 1929 yılı itibariyle hem tüm dünyayı etkisinde bırakan Büyük Buhran’ın etkileri hem de Ankara hükümetinin icazetiyle kurulmuş olsa da Serbest Fırka’nın halkın çok ciddi desteğini alması, 1930 yılı itibariyle iktisadi politikaları daha içine kapanık, devletçi politikalar haline getirmiştir. 1930 yılına kadar yürütülen entegrasyoncu devlet politikalarının etkisini incelediğimiz zaman, büyük büyüme rakamlarının tarımın etkisinde oluştuğunu söyleyebiliriz. Savaş koşullarının ortadan kalkıp cepheye gitmiş insanların tekrar toprağına dönmesi, aşar vergisinin ortadan kaldırılması ve yerlerinden edilmiş gayrimüslimlerin topraklarına el konulması tarımsal üretimin artışını yaratan durumlardır. İstatistikleri incelediğimizde 1923-1929 yılları arasında milli hasılasının ortalama %46’sını tarımın oluşturuyor olması, dönemin büyüme rakamlarını asıl etkileyenin burada yaşanan artış olduğu değerlendirmesini yapmamızı sağlıyor. Sanayi alanındaysa Osmanlı’nın son dönem nicel boyutları aşılmamış; kayda değer bir sanayileşme, verilen teşviklere rağmen daha kârlı ithalat-ihracat ilişkilerinden dolayı geliştirilememiştir. Bu yıllarda sanayinin GSMH içinde bulunan payı yalnızca %11’dir. İncelediğimiz dönemde ithalat ve ihracatın gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı, Osmanlı son dönemine göre bir düşüş yaşasa da dönemdeki milli gelir içinde kapladığı payların elli yıl boyunca aşılamaması, dışa açıklığın boyutunu göstermesi açısından önemlidir.
1929 yılı Lozan’da alınan karar doğrultusunda Duyun-ı Umumiye borçlarının ilk taksidinin ödeneceği yıl olması -ki bu 15 milyon TL değerindeki taksit diğerlerine göre daha yüklü ve o yılın ihracat gelirlerinin %10’unu oluşturmaktadır-, Büyük Buhran’ın gerçekleşmesi ve Lozan’da kabul edilen gümrük vergilerinde değişiklik gerçekleştirilmesini sınırlayan maddenin süresinin dolmasıyla yeni gümrük vergilendirmesinin hayata geçirilmesi, politikaların değişim nedeni nedenini oluşturmuştur. Bu süreçte yaşanan ticari kriz yalnızca Türkiye değil Türkiye ile benzer iktisadi pozisyonda bulunan Güney Amerika ülkelerinde de politika değişikliklerine neden olmuştur. Henüz cılız bir aşamada olan burjuvazinin küresel krizden etkilenmemesi için dışa kapalı ve devletçi sisteme geçilmiştir. Kriz, özellikle hammadde fiyatlarını sanayi ürünlerine göre çok daha fazla düşürmektedir. Bu düşüşte buğday fiyatlarının 1929’dan 1938’e kadar %68 düşmesi önemli bir örnektir. Bulunduğu konum itibariyle hammadde ihracatçısı -sanayi ürünü ithalatçısı Türkiye, kriz karşısında eski politikalarını sürdürdüğü takdirde büyük bir durağanlık içerisine girecektir. Krizin etkisini engellemek amacıyla geçilen devletçilik modeli, Türkiye’de kapitalist gelişme modelinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Liberalizmin getirisi olan kriz ve durağanlığa karşı devletin sanayinin gelişmesi amacıyla çıkardığı kanunların özel sanayi için de geçerli olup, artan kamu yatırımlarının devletle iş yapan müteahhitler ve iş insanları için ek talep- yüksek kazanç yaratması burjuvazi için çok daha faydalı olacaktır. Tüm bu durumlara karşı politika değişikliğinin önemli bir nedeni de halktan gelen muhalefetti. Krizin, özellikle tarımla uğraşan kesimleri etkilemiş olması ve siyasal talepli sıkıntıların Serbest Fırka’nın halk kesimleri tarafından akıma uğramasıyla beraber kısa sürede büyük ses getirmesine neden oldu. Anlara, ekonomik krizin ardından siyasal krizin de yaşanma ihtimalini görerek politikalarını değiştirecekti.
Yukarıda bahsettiğimiz gerekçelerle yapılan değişiklikler 1930-1931 yıllarında dış ticaretteki sınırlamalarla korumacıyken, 1932 yılında devletçi uygulamalarla ani bir geçiş yapılıyordu. Bu sert geçişin ardından özellikle İş Bankası etrafında toplanmış gruplar, İsmet İnönü’nün karşı çıkışına rağmen iktisat vekili Mustafa Şeref’i istifa ettirip yerine İş Bankası genel müdürü Celal Bayar’ı getirirler. Celal Bayar’ın iktisat vekilliğine getirilmesiyle “aşırı” bulunan devletçilik törpülenmiş, yerli sermaye çevrelerinin hassasiyeti göz önüne alınmıştır. Durum, cumhuriyetin sınıfsal pozisyonunu ve hangi çevrelerin devletin asli unsuru olduğunu göstermesi açısından kritiktir.
Devletin iktisat politikalarının değişikliği açısından gerçekleştirmiş olduğu ilk değişikliklerden biri de yeni gümrük vergilendirmesidir. Orhan Kurmuş’un hesaplamalarına göre vergiyi incelediğimiz zaman %12.9 ortalama nominal koruma sağlarken, yeni vergiler İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası’nın önerilerinden de yüksek bir biçimde %45.7 nominal koruma sağlamaktadır. Konulan bu yeni gümrük tarifesi dışında ithalata kota koyma ve ihracatın denetlenmesi kanunu da 1931 yılında çıkarılır. Demir ve deniz yollarında gerçekleştirilen millileştirmeleri enerji, sanayi ve maden işletmeleri izlemiştir. Ayrıca tarımsal hammadde kullanan sanayiye devletin hakim olması, çeşitli tarım satış kooperatiflerinin kurulması; devletin piyasalar üzerinde belirgin rol oynamasını ve denetimi kendi eline almasını sağlamıştır. Devletçi uygulamalar ithalat-ihracata dayalı ticaret burjuvazisinde kısmi gerilemeye neden olur. Hatta iç ticaret ve sanayiyle ilgilenen, devlet ihaleleri alabilen pozisyondaki burjuvazi kanadının gelişmesine neden olduğu bile söylenebilir. Genel olarak bu süreçte özel sermayenin devletle ilişkisi rekabetçi değil tamamlayıcıdır. Teşvik-i Sanayi kanunu da bu yıllarda hala geçerlidir.
Bu politikalarla devlet, her ne kadar piyasalara hâkim olsa da Teşvik-i Sanayi Kanunu’ndan yararlanan işletmelerin cari fiyatlarla üretim değerinde 2,4; katma değerinde 3; gayri safi karlarında 3,2 misli artışlar gerçekleşmiş olması, ileri özel sanayi kesiminin milli gelirden aldığı payın artmış olduğunu göstermekte. Aynı şekilde işçi sınıfının dönem içinde ücret payının %28’den %21,8’e düşmüş olması, burjuvazi lehine kârların 6 puanlık bir ilerleme yaşadığını göstermektedir.
Sonuç Yerine
1923’ü modernleşmede ve burjuva ulus devletin çıkışında bir devrim olarak değerlendirmek, materyalist tarih okumasına uygun değildir. 1838 yılından itibaren kapitalistleşmeye ve uluslararası sermayeye entegre olmaya başlayan Osmanlı, değişimlere gebedir. Saray, her ne kadar çeşitli modernleşme hamleleri gerçekleştirse de değişmeye başlayan alt yapı ilişkilerinin üst yapıya en etkili müdahalesi, sivil-askeri bürokrasinin birleştirici rol oynayıp Türk-Müslüman burjuvazisini ve toprak sahiplerini bir araya getirdiği İTC önderliğinde II. Meşrutiyetin ilan edilmesidir.
II. Meşrutiyet’in ilanı, Mete Tunçay’ın ifadesi ile “cumhuriyetin laboratuvarı”dır. Meşrutiyetin ilanından sonra istibdadın sona ereceği düşüncesi, imparatorluğun dört bir yanında Müslümanından gayrimüslimine sevinç içerisinde kutlanmıştır. Meşrutiyetin ilanı sonrası bir demokrasi ortamı oluşmuş, ülke içerisinde işçi sınıf eylemlilikleri ve kadın hareketinde yükselme gerçekleşmiştir. İstibdat dönemine nazaran özgürlüklerde gelişme yaşansa da sınıf hareketine karşı devletin aldığı tutum, sınıfsal niteliğinin açık göstergesidir. Yeni hükümet, ülke ekonomisine dair kalkınma planları kurmuş olsa bile sağlıklı bir emperyalizm okumasının yapılamamış olması sürecin, yabancı sermayeye açılarak ve üst yapısal değişiklikler gerçekleştirilerek başarılı olacağı düşüncesini yaratmıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra gerçekleştirilmesi düşünülen toprak reformuysa büyük toprak sahiplerinin, muhafazakarların ve liberallerin etkisiyle bastırılmış, Kemalist dönemde de devam eden toprak ağalarıyla açık ittifak pozisyonunu netleştirmiştir.
Başlangıç itibariyle eşit yurttaşlık kavramını öne çıkaran İTC, Balkanlar’daki toprak kayıpları ve Selanik’in kaybedilme emareleriyle daha Türkçü ve dini bir siyaset tarzına bürünmüştür. 1913 Bab-ı Ali baskınıyla da Vahdettin’i indirip yerine farklı birisini getiriyor olması bundan sonraki süreçte ülkeyi açık bir şekilde tam otoriteyle yöneteceğini göstermektedir. 1913 tarihinin bizler için önemli bir diğer noktası ise Padişahlığın 1923 ile tasfiyesinin gerçekleştiği iddiasını boşa düşürmesidir. 1923 öncesi Padişahlığın hiçbir yetki gücü kalmamış; burjuvazi-toprak ağaları-bürokrasi birlikteliğini temsil edenler istediği gibi padişahı değiştirebilmekte, bütçesini bile istediği gibi ayarlayabilmekteydi.
İTC, Balkanlar’da yaşadığı toprak kaybını gidermek, işgallerine devam edebilmek amacıyla başta İngiltere-Fransa ittifakında girmek istediği halde muhatap alınmaması dolayısıyla Almanya ile beraber I. Paylaşım Savaşı’na girme kararı alır. Gerek Çanakkale Savaşı gibi savaşların gerek savaşın kaybedilmesiyle beraber ortaya çıkan direnişlerin, anti emperyalist bir destanmış gibi gösterilmesi bu nedenle hatalıdır. Savaşa giriş gerekçesi daha fazla sömürü ve Alman emperyalizminin yayılmacılığına destekten ibaret olması, savaşın sömürgeci iki güç odağının paylaşım kavgasından ibaret olduğunu göstermektedir. Bu durum karşısında sosyalistlere düşense “milli” sermayelerinin çıkarına girilmiş savaşların ne kadar haklı olduğunu göstermek değil, bizzat bu durumun yaratıcısı olanlarla açıktan mücadeledir. I. Paylaşım Savaşı’na girilmesi aynı zamanda gayrimüslimlere yönelik saldırıların artmasına ve farklı bir boyut kazanmasına neden olmuştur. Savaş ile iç güvenlik bahane edilerek ülkenin dört bir yanından sürgünler ve katliamlar gerçekleştirilmiş, Ermeniler’e soykırım uygulanmış, özellikle ticaretle ilgilenen Rumlar malını mülkünü bırakıp kaçsın diye özel hedef haline getirilmiştir.
Savaşın kaybedilmesiyle beraber Enver, Cemal ve Talat üçlüsünün dahil olduğu İttihatçı liderler, Alman torpidolarına binerek ülkeden kaçmıştır. İttihatçılar ülkeden kaçmış olsa dahi yenilgi açık bir şekilde kabul edilmeden önce mücadelenin Anadolu’ya kaydırılması eksenli politikayı örgütlemeye başlamışlardı. Mustafa Kemal Anadolu’ya geçerek sıfırdan bir mücadele başlatmamış, öncesinden planlaması yapılmış ve ona göre teşkilatlanması gerçekleştirilmiş mekanizmanın, İttihatçı liderlerin de kadrolarına teşviki sonucu başa geçmiştir. İttihatçı ve Kemalist kadrolar tarafından yürütülen bu süreç, cumhuriyetin ilanı sonrasında yaşanan İzmir suikastı kurgusuyla İttihatçıların tasfiyesiyle sonuçlanacaktır. Resmi tarih anlayışı, yedi düvele karşı kazanılmış bir savaş olarak adlandırsa bile var olan savaş sürecinin bir Türk-Yunan savaşı olduğunu söylemek gerekir. Fransızlar, bir cephe savaşına girmeden mücadele etmeye değecek kadar kârlı görmedikleri Antep ve civarını terk etmişlerdir. Sovyet Devrimi’nin gerçekleşmesiyle Ruslar doğudan çekilmiş, İngilizlerin politikasının temsilcisi olarak gördükleri Yunanistan’ın pozisyonundan rahatsız olan İtalyanlar silahlarını Türklere bırakmış, geriye ise sadece Yunan kuvvetleri ve onlara destek veren İngiliz kuvvetleri kalmıştır. Siyasal olarak parçalanmış ve bu yüzden cephe disiplinini kaybetmiş Yunan kuvvetleri, işgallerini demografik olarak karşılık bulması zor olan topraklara kaydırıp askeri bütünlüğünü kaybedince cephede başarısız sonuçlar alacaktır. Yunan kuvvetlerinin durumu İngilizlerin desteğini kademeli olarak çekmesine ve sonuç olarak yenilgisine neden olmuştur. Sovyet Devrimi sonrası düzenli ordu birliklerinin doğudan batıya kaydırılması, Yunan kuvvetlerine karşı alınan zaferde çok faydalı olmuştur. Çok faydalı olan bir diğer hamle de düzenli ordu birliklerinin batı cephesine kaydırılana kadar batıda Yunanlarla savaşmış ve ordunun bastıramadığı ayaklanmaları bastıran Çerkez Ethem kuvvetleriyle yapılan ittifaktır. Çerkez Ethem ne kadar bu sürece fayda sağlamış olsa bile siyasal rakip pozisyonuna gelmesiyle “vatan haini” ilan edilip tasfiye olmaktan kaçamamıştır. Mustafa Suphi ve yoldaşları da aynı şekilde kendisine rakip olabileceği gerekçesiyle bizzat Mustafa Kemal’in yakın koruması olarak bilinen Topal Osman marifetiyle alçakça katledilmiştir. Yunan kuvvetlerinin geri çekilmesiyle birlikte yeni cumhuriyetin kuruluşu gerçekleşmiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda, Osmanlı’dan kalma Düyun-ı Umumiye borçlarının üstlenilmesi, bağımsızlık ve anti emperyalist söylemlerle anılmaya çalışılan kuruluşun iktisadi olarak da bir kopuş getirmeyen devamcı pozisyonunu koruduğunu göstermektedir. Bu dönemin iktisadi kimliğini anlamak için İzmir İktisat Kongresi’ne bakmak yeterlidir. Bu kongreyle uluslararası sermayeye güven verilmiş, kurulacak yeni ülkenin sermayenin hizmetinde olduğu açık bir şekilde beyan edilmiştir. Teşvik-i Sanayi kanunuyla kısıtlı imkanlara sahip devletin bütün imkanları burjuvaziye çok geniş bir şekilde sunulmuştur. Bu süreçte Sanayi ve Maadin Bankası’nın kurulması, İş Bankası’nın kuruluşunun gerçekleştirilmesi ve bu süreçte kurulan firmaların büyük çoğunluğunun dış sermayeyle ortaklaşa gerçekleştirilmesi, beyanın pratiğe döküldüğünü göstermiştir. 1929 sonrasıysa küresel krize karşı korunmak amaçlı içe kapanış gerçekleştirilmiş, birtakım millileştirme ve sanayi hamleleri yapılmış, yapılan bu hamleler burjuvaziye de gelişme imkanı yaratmıştır. Başlangıçta gerçekleşen hızlı millileşme hareketlerine karşı iktisat vekilinin burjuvazi tarafından değiştirilebilesiyse diğer önemli husustur. Dönemin, iktisadi olarak korporatif bir pozisyon taşıdığı da çeşitli iktisatçılar tarafından tartışılmıştır. Uygulamalara baktığımız zaman mesleki odaların kuruluşu, iktisat kongresinin mesleki temsili ilkelere dayandırılması gibi pratiklerin korporatist uygulamaları andırsa da bir bütün olarak döneme dair korporatist nitelemesini yapmak doğru olmayacaktır.
1931-1936 CHP genel sekreteri Recep Peker’in inceleme için gittiği İtalya’dan etkilenerek korporatist bir model önerisinde bulunması ve ceza hukukunun faşist İtalya’dan alınmış olması bu dönemde çeşitli düzeylerde faşist politikalardan etkilenildiğini göstermektedir.
Siyasal olarak cumhuriyet döneminde siyasal baskıların büyük bir hızla devam ettiğini söylemek zorundayız. “Kurtuluş Savaşı” sırasında Kürt halkıyla görece yakın temaslar kuran, Kürdistan’ın özel-özerk bir pozisyonu olma ihtimalinden bahseden iktidar; cumhuriyetin kuruluşundan sonra iyice despotlaşmış, Zilan, Dersim, Koçgiri gibi katliamlar gerçekleştirmiştir. Şeyh Sait ayaklanması kimi sosyalist ekiplerce devlet anlatısının direkt tekrarı olarak “gerici” bir ayaklanma olarak nitelendirilip “ilerici cumhuriyet tarafından bastırılmış” diye anlatılır. Ancak ayaklanmanın ileri kadrolarının ulusal bir ayaklanma içerisinde olduğu gözlemlenmekte. Kürt halkına yönelik gerçekleşen baskı politikaları Trakya Pogromu şeklinde Yahudi halkına, mübadele uygulamaları ve kalanlara yönelik özel baskılarla da Rum halkına yöneltilmiştir. Güneş dil teorisi veya Türk tarih teorisi de Türkçülük siyasetinin ulaşmış olduğu boyutu göstermektedir.
1923 kimi sosyalist yapılar için monarşinin bir bütün olarak tasfiyesi, kurumsal modernleşmenin gerçekleşmesi, altyapı ilişkilerinin aniden değişimi ve antiemperyalist bir devrim diye nitelendirilmiştir. Bu çıkarımları materyalist bir tarih okumasıyla ele aldığımızda hatalı olduğu sonucuna varmaktayız. 1923, 1908 ile başlayan sürecin nihayete ermesi yani var olana resmiyet kazandırılması durumudur. Yapılan bu değerlendirmeler burjuva cumhuriyetini ve onunla cisimleşen Kemalizmi sosyalist hareket için sınıf müttefiki değil sınıf düşmanı olduğunu göstermektedir. İşçi sınıfının enternasyonalizm bayrağı, Türkiye işçi sınıfına ezilen halklar ile dayanışmanın yolunu göstermektedir. Tarih, sosyalist hareket için müttefikliğin ancak sınıfsal olarak ilerici güçler ve ezilenlerle kurulacak olan taktik ve stratejik iş birliğine işaret eder.



