Türkiye’de devlet deyince, aslında, Türkiye toplumunun uzun tarihsel gelişimi ve bunun sınıf ve sömürü ile ilişkisinin birlikte kavranılması anlaşılmalıdır. Fakat bu çok detaylı bir incelemenin konusu olduğundan, biz şimdilik kendimizi yakın tarihimizle sınırlayacağız ve hatta bunun da kısa bir özetini vermeye çalışacağız. Yani ülkemizde ilk burjuva demokratik devrim atılımı olan 1876 dan başlayıp 1977’ye (günümüze) kadarki yüz yıllık tarihi süreç içerisinde, devletin önce feodal tipinden, kapitalist devlet tipine geçişini, bunların biçimlerini ve devletin günümüzde aldığı son biçim olan oligarşik devleti inceleyeceğiz.
Önce konuya açıklık getirmek için Marx’ın şu çözümlemesini kavramaya çalışalım. “Karşılığı ödenmemiş artık emeğin doğrudan doğruya üretici olan kimselerin elinden zorla alındığı özgül ekonomik biçim,” diyor Marx, “egemenlik ve bağımsızlık ilişkisinin doğrudan doğruya üretim sürecinde doğup geliştiği ve üretim süreci üzerinde belirleyici bir etmen olarak etki yaptığı yöntemi belirler. Üretim ilişkilerinden doğan ekonomik topluluğun bütün yapısı ve onunla birlikte özgül siyasal yapısı da bu temel üterinde kurulur. Üretim araçları sahipleriyle gerçek üreticiler arasındaki doğrudan ve dolaysız ilişki- belli bir zamandaki biçimi emek tiplerinin ve tekniklerinin ve dolayısı ile emeğin toplumsal üretim gücünün gelişim sürecinde belirli bir aşamaya tekabül eden bu ilişki- daima, egemenlik ve bağımlılık arasındaki ilişkilerin siyasal biçimini içeren, bütün toplumsal yapının en gizli sırrını, saklı temelini, yani kısaca devletin özgül biçimini açığa vurur. Bu aynı ekonomik temelin, her ne kadar başlıca koşulların her yerde aynı olsa da, görünüşte sonsuz değişlikler göstermesini önlemez. Bu tür değişiklikler, sayısız görgül (ampirik) koşulun, doğal çevrenin, ırk kompozisyonunun, dış tarihsel etkilerin, vb.nin ürünleridirler ve görgül olarak belli koşulların çözümlenmesi aracılığıyla anlaşılabilirler.” (1) (abç)
Marx’ın devlet, sınıf ve sömürü arasındaki ilişkinin diyalektik ve tarihi materyalizm açısından en özlü anlatımı olan bu çözümlemesinden çıkardığımız sonuçları şöyle sıralayabiliriz.
- Belli bir devlet tipini anlamanın anahtarı, ele alınan sınıf egemenliği tipinin dayandığı egemen sömürü tipini anlamaktır.
- Belli bir tarihsel kategoriye girmeyen, belli bir ekonomik temelin siyasal üst yapıdaki ifadesi olmayan devlet tipi ve biçimleri düşünülemez.
- Egemen sömürü tipinin saptanması, özgül bir tarihsel sınıf egemenliği tipinin yapısını çözümlemek için gereklidir, fakat bu hiç de yeterli değildir. Çünkü devlet biçimini açıklayamaz. Devletin “özgül biçimini” anlamak için, aynı sömürü tipi üzerinde yükselen toplumlarda görülen ekonomik yapıdaki değişikliklerin siyasal üst yapıdaki farklılıklarını kavramak gerekir.
- Her bir asal devlet tipinin somut örneklerinin gösterdiği politik üst yapının karmaşıklıkları, her bir temel ekonomi tipinin somut örneklerinin gösterdiği sınıfsal yapının karmaşıklıkları ile bağıntılıdır. “Bütün toplumsal yapının en gizil sırrını, saklı temelini, yani kısaca devletin özgül biçimini” anlamanın anahtarı bu olmalıdır.
- O halde asal devlet tipinin ve “son derece çeşitli” biçimlerini anlayabilmek için, ele alınan her bir toplumu somut olarak incelemek gereklidir.
Ülkemiz somutunu incelemeye başlamadan önce, Marx’ın çözümlemesinden çıkardığımız sonuçları sınıflı toplum tarihinde kısaca izleyelim.
Köleliğin ilkel biçimlerinden serfliğe, oradan da kapitalizm ve sosyalizme kadar olan toplumların tarihi gelişimi içerisinde, her bir temel ekonomi tipine uygun düşen ve bu temel ekonomik yapının siyasal üst yapıdaki ifadesi olan sınıf egemenliği tipi olarak devlet tipleri vardır. Bunlar, farklı toplum biçimleri veya farklı üretim biçimleri olarak bildiğimiz ve insanlık tarihinin materyalist gelişiminde gördüğümüz köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist devlet tipleridir. Fakat her bir toplum biçiminin siyasal üst yapısı, “aynı ekonomik temelin ifadesi olmasına rağmen, görünüşte temelin ifadesi olmasına rağmen, görünüşte sonsuz değişiklikler göstermesini de” önlememiştir. Çünkü “bu tür değişiklikler, sayısız görgül koşulun, doğal çevrenin dış tarihsel etkilerin, vb.”nin ve hatta “ırk kompozisyonunun” ürünleriydiler.
Sözgelimi köleci çağda, devlet çok çeşitli biçimler almıştı. Monarşik, Cumhuriyet, oligarşik biçimlere bürünmüştü. Fakat “kölelik çağında ortaya çıkan bütün bu ayrılıklara rağmen, köleci çağın devleti ister monarşi, ister aristokrasi, ister demokrasi olsun (özünde) köleci bir devletti.” (2)
Feodalizm çağındaki devlet biçimleri de çeşitlilik gösteriyordu. Feodalizmde “sadece feodal toprak ağalarının egemenliği tanınmasına” rağmen zayıf da olsa, gene monarşi ve aristokratik cumhuriyet biçimleri vardı.
Kapitalizm çağında ise, devlet çok daha çeşitlilik gösteriyordu. Monarşik demokratik cumhuriyet, faşist, oligarşik vb. “Burjuva devlet biçimleri son derece çeşitlidir, (abç) ama nitelikleri hep aynıdır: Bütün bu devletler, son tahlilde, şu ya da bu biçimde, ama zorunlu olarak, bir burjuva diktatörlüğüdür. Elbette kapitalizmden sosyalizme geçişte, politik biçimler bakımından büyük bir bolluk ve geniş bir çeşitlilik göstermekten geri kalmaz; ama hepsinin nitelikleri aynı kalacaktır: Proletarya diktatörlüğü..” (3)
Günümüzde, kapitalizmden sınıfsız topluma geçiş çağında da sosyalist devletlerin, yani proletarya diktatörlüklerinin Sovyetik ve Halk Demokrasisi biçimlerinin görülmesinin anlamı budur. Demek ki “aynı ekonomik temelin” siyasal üst yapıdaki ifadesi olan devlet “her ne kadar başlıca koşulları her yerde aynı olsa da” yani onun özü aynı olsa da “görünüşte sonsuz değişiklikler” (değişik biçimler) göstermesini önlemez. Bu değişiklikler farklı sömürü tipi üzerinde oluşan, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist devlet tiplerinin başlıca biçimleri olabileceği gibi, belli bir zaman süresince tarihi olarak egemen sömürü tipi değişmeyen, fakat “egemenlik ve bağımlılık ilişkilerinin” ekonomik ve sınıfsal karmaşıklıklarına göre değişen aynı -tek- bir toplumda görülen devlet biçimleri çeşitliliğinde de yansır.
Marx, örneğin İngiltere ve Fransa’da feodalizmden kapitalizme geçiş çağında feodal devlet tipinden kapitalist devlet tipine geçişte iki farklı biçimin oluşumunu şöyle çözümler.
“Bay Guizot’nun ancak İngilizlerin üstün kavrayışıyla açıklayabildiği İngiliz devriminin tutucu karakterinin anlaşılmazlığı, burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin çoğunluğu arasındaki uzun süren ittifaktır, İngiliz devrimini toprağı parçalara bölerek toprak üzerindeki büyük mülkiyeti yıkan Fransız devriminden temelde ayırdeden bir ittifak.” (4) (abç)
Bu iki farklı gelişim, önce aynı tipte fakat iki farklı devlet biçiminin oluşmasına, sonra da iki demokrasiden birinin daha ilerici, diğerinin (İngiliz demokrasisinin) daha tutucu karakter kazanmasına neden olmuştur.
Öte yandan Engels Almanya’daki daha farklı gelişim için “Prusya tipi devrim” veya “yukarıdan aşağıya devrim” dediği Alman devrimini Fransız devriminden temelde ayrılığını şöyle belirtiyor:
“1808-1813 yıllarında başlayan ve 1848’de devam eden burjuva devrimini bu yüzyılın sonunda Bonapartizm biçiminde tamamlaması Prusya’nın kendine has – tuhaf kaderidir. Her şey yolunda gider, dünya sessiz ve sakin kalırsa ve hepimiz yeteri kadar yaşarsak o zaman belki 1900’lerde Prusya hükümetinin tüm feodal kurumları ortadan kaldırdığını, Prusya’nın en azından 1792’de Fransa’nın bulunduğu noktaya ulaştığını görebiliriz.”(5)(abç)
Belli bir zaman süresince tarihi olarak devletin tipi değişmeyen ve fakat ekonomik ve sınıfsal karmaşıklıkların “egemenlik ve bağımlılık ilişkilerinin üretim sürecinin belirli bir aşamasında” veya belirli toplumsal gelişmelere uygun olarak tek bir toplumda veya toplumlarda -burada emperyalist aşamayı da sayabiliriz- görülen devlet biçimleri çeşitliliği için Marx, örneğin 1848 Fransa’sı için şunları yazıyor.
“1789’dan beri Fransız burjuvazisinin devrimlerinin hiç biri düzene bir saldırı değildi: Çünkü her defasında bu egemenliğin ve köleliğin siyasal biçiminin değişmesine katlanarak sınıfsal egemenliklerine, işçilerin köleliğine, burjuva düzenine izin verdiler..” (6) (abç)
Ayrıca Marx, Bonapartın Darbesi’nde 1848-1852 yılları arasında Fransa’da birçok devlet biçimlerinden söz eder. Hatta bu dönemde üç-beş aylık dönemlere uygun olarak her yeni kurulan sınıf egemenliği biçimlerine ayrı ayrı isimler verir. Zira hiç bir devlet “biçimi” sürekli değildir, belli koşullarda sürekli olarak değişebilir. Ya başlıca biçimlerden, birinden diğerine değişir, ya da yeni biçimler ortaya çıkar.
Lenin ise özellikle emperyalist dönemin devlet, sınıf ve sömürü ilişkileri üzerinde önemle durur. Lenin’in emperyalizmin ekonomik ve siyasi özelliklerine ilişkin çözümlemeleri ayrı bir inceleme konusu olmakla birlikte ülkemizin her şeyden önce emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası, onun geri bir uzantısı, yarı-sömürge ve bağımlı devlet ilişkileri, konunun burada tekrar açılmasını gerekli kılmaktadır.
Emperyalizmin, tekellerin ve mali sermeyenin egemenliğinin kurulduğu, sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşan kapitalizm olduğunu söyleyen Lenin: “Bu yeni ekonominin, tekelci kapitalizmin siyasi üst yapısı demokrasiden siyasi gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete, siyasi gericilik tekele tekabül eder.” (7) (abç)
Ayrıca emperyalizm nasıl ki küçük ulusların siyasi bağımsızlığını, ekonomik ilhakı (daha kolay, daha ucuz, daha elverişli) bir şekilde sağlanması için yıkmaya çalışıyorsa “tıpkı bunun gibi emperyalizm genel olarak demokrasinin yerine oligarşiyi geçirmeye çalışmaktadır.” (8)(abç)
“Özgürlük eğilimi yerine egemenlik eğilimi” götüren ve sömürgecilik siyasetinden doğan dev tekellerin ve oligarşinin çağı; “sayıları gitgide artan küçük ya da zayıf ulusların, zengin ya da güçlü birkaç ulus tarafından sömürülmesi” ve “her planda gericilik ve ulusal baskı” demek olan emperyalizm çağında “burjuvazinin, gitgide artan bir ölçüde sermaye ihracından gelen kazançlarla ve “kupon kırpmakla” yaşadığı, ‘rantiye -devlet’in tefeci- devletin yaratılması, gitgide daha belirgin biçimde emperyalizmin eğilimlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. (9) Çünkü bu çağda artık “Dünya bir avuç tefeci-devlete ve bir borçlu devletler çoğunluğuna bölünmüş bulunmaktadır” (10)(abç)
Bu dönemde “Birleşik Devletlerin (ABD) Cumhuriyetçi Burjuvazisinin monarşist Japon yada Alman Burjuvazisi ile karşılaştırılması gösteriyor ki, emperyalist dönemde en büyük siyasi fark, iyice azalmaktadır; bu da genellikle önemsiz olduğu için değil, bütün bu durumlarda çok açık bir şekilde belirmiş asalak nitelikte bir burjuvazinin varlığından ötürü” (11) böyle olmaktadır.
Böylece, hem içte hem dışta, ülkeden ülkeye belli farklılıklar göstermesi yanında, “genellikle bir şiddet ve gericilik eğilimi”, genel olarak demokrasinin “bütün demokrasinin inkarı” olan, ve “egemenlik peşinden koşan tekeliyle, aralarındaki siyasi farkın iyice azaldığı asalak burjuvazisiyle” tefeci devletin “tekellere bağımlı devlet cihazının” (Stalin) dünyanın tüm kapitalist ülkelerinde “daha özel bir biçimde, olağanüstü güçlendiğini, bürokratik ve askeri aygıtın, proletaryanın artan bir ezilmesiyle bağlılık halinde görülmemiş biçimde genişlediğini göstermektedir.
Öte yandan bu çağda emperyalist devletlerin “özellikle geri kalmış ülkelerde politik bakımdan bağımsız devletler kurma maskesi altında ekonomik, mali ve askeri bakımlardan tamamı ile kendilerine bağımlı devletler meydana getirmelerini,” (12) (abç) iyi kavramalıyız. Çünkü gene bu dönemde, kapitalist-emperyalist sistemin dünya pazarı ilişkileri koşullarında “Meta üretimi ve kapitalizm, ve finans-kapitalin bağları, sömürge ülkelerin çok büyük çoğunluğunda (bugün, yeni-sömürgecilik döneminde tüm yarı sömürgelerde-Kurtuluş) mevcuttur.” (13) (abç)
Yeni sömürgecilik döneminde ise artık emperyalizm hemen bütün yarı-sömürgelerde bir “iç olgu” haline gelmiş, buralardaki egemen ekonomik ittifakın ve bunun siyasal üst yapıdaki ifadesi olan oligarşik devlet biçiminin bizzat içinde yer almıştır. Emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası, geri birer uzantısı olan her bir yarı sömürge ülke, sistemin tüm ilişki ve çelişkilerini yansıtmakta daha gelişmiş olanların bir karikatürüne benzemektedirler.
Buraya kadar sıraladığımız genel Marksist önermeleri sürekli akılda tutarak, şimdi esas konumuz Türkiye’de devletin son yüzyıllık tarihi gelişiminin bir özetini verebiliriz.
Osmanlı devleti, devlet tipi olarak feodal bir devletti. Fakat Osmanlı feodalizminin kendine özgü nitelikleri (özellikle mir-I toprak düzeni ve merkezi yanı ağır basan devlet yapısı) onu batıda daha saf halde gördüğümüz feodal devlet tiplerinden biçimsel olarak ayırıyordu. Devlet, feodal devlet tipinin monarşik biçimini yansıtıyordu. Feodal Osmanlı devletinin bu özgül biçimi “başlıca koşulları her yerde aynı olan” ve belli bir “ekonomik temelin” ifadesi olan feodalizmin “egemenlik ve bağımlılık” ilişkilerinin görünüşte sonsuz değişiklikler göstermesinin bir sonucuydu.
Feodal Osmanlı devletinin bu yapısı, içte toprak ve devlet düzeninin bozulması, dışta kapitalizmin batıdaki hızlı gelişiminin yarattığı etkilerle çözülmeye başladı. Feodal Osmanlı toplumunun bağrında 18. Yüzyıl başlarından itibaren, kapitalist üretim ilişkileri uç vermeye ve cılız da olsa geleceğin yeni sınıfı olarak bir burjuvazi doğmaya başlamıştı. Fakat bu yüzyıl (18. Yy.) aynı zamanda batıda kapitalizmin serbestçe ve hızlı bir gelişim gösterdiği, bilim ve teknikte olağanüstü gelişmelere paralel olarak da bir dünya pazarının kurulmaya başladığı bir dönemdi. Batının bu hızlı gelişimi karşısında, çağın gerisinde kalmak istemeyen III. Selim ve II. Mahmut gibi zamanın padişahları çeşitli reformlarla bir yandan çözülmeye başlayan merkezi feodal yapıyı sağlamlaştırmaya çalışırlarken, öte yandan da ticaretin ve sınırlı da olsa bir iç pazarın gelişmesine olanak yaratmışlardı.
Tarihimizde “yenilikçilik” veya “batılılaşma” akımı olarak bilinen 18. Yüzyılın son çeyreğinde 1789 Fransız Burjuva Demokratik Devrimi’nin de etkileriyle başlayıp, Tanzimatla devam edecek ve 1876, 1908 ve 1923’e kadar sürecek çok çeşitli reformların (idari, mali, hukuki) tarihi, aynı zamanda ülkenin bir yarı-sömürge olarak gelişmesinin (özellikle 1838’den itibaren) ve bu koşullarda burjuva demokratik atılımların, başka bir deyişle, feodal monarşik Osmanlı Devletinin 19234de kapitalist devletin cumhuriyet biçimine dönüşümünün de tarihi olacaktır.
Osmanlı feodal monarşik devletin çeşitli kast ayrıcalıklarıyla belirlenen bürokratik ve askeri aygıtı, II. Mahmut’la başlayıp Tanzimatla devam eden ve özellikle 1838 açık pazar anlaşmasının gerektirdiği idari mali ve hukuki reformlarla çözülmeye başlamıştı. II. Mahmut’un Yeniçeri Ocağını kaldırıp, yerine Nizam-I Cedid’I (modern orduyu) kurması, devlet kurumlarında yeni düzenlemeler getirmesi, ardından Tanzimat döneminin yarı-sömürge ilişkileri içinde bizzat sömürgeci devletler tarafından denetlenen reformlar, artık burjuvazinin sesini duyurmasının koşullarını yaratmıştı. Burjuvazinin bürokrat temsilcileri devletin bürokratik ve askeri aygıtında Osmanlı saray aristokrasisi yanında yer alabiliyordu. Çünkü tüm bu gelişmeler -modern ordunun kuruluşu, askeri okulların açılması, devlet kurumlarında çağı uygun yeni düzenlemeler Avrupa liberal burjuvazisiyle sömürgeci ilişkiler- feodalizmden çok kapitalist politik üst yapı değişikliklerine yakındı.
Öte yandan, 1838’le başlayan yarı-sömürge serbest ticaret ilişkilerinden gerçek payı, ülke ticaretini tarihi olarak ellerinde bulunduran azınlık milliyetleri alıyordu. 1838 Antlaşmasıyla ticaret üzerindeki sınırlamalar kaldırılmış, 1859 Arazi Kararnamesi ile mir-I arazi üzerinde küçük köylülere bireysel tasarruf hakkı tanınmış (büyük topraklardaki tasarruf hakkı daha önce doğmuştu) olmasına rağmen burjuvazi henüz cılızdı. Ülkede yeni ticaret ilişkilerini azınlık milliyetleri sürdürürken ve emperyalistlerle ilişkiler içinde giderek ekonomik ve politik etkinliklerini de arttırıyorlardı. Osmanlı burjuvazisi, bütün umudunu devlet kurumlarındaki etkinliğine ve Avrupa liberal burjuvazisinin insafına bağlamıştı.
Bu arada sömürgeci devletlerin kendi aralarında süren pazar mücadeleleri ülkeye yansıyor, devletin bürokratik ve askeri aygıtında çeşitli aristokrat ve burjuva temsilcilerde bu devletlerin “adamlığı” yarışına giriyorlardı. Devletin aristokrat temsilcileri açıktan açığa çeşitli emperyalist devletlerin “adamlığı”nı üstlenirken, artık iç pazarı sömürgecilere ve onlarla işbirliği halindeki azınlık milliyetlerine kaptırmış olan burjuvazinin bürokrat temsilcileri ve Jön Türk hareketinin öncüleri Namık Kemal, Ziya Paşa ve Mithat Paşalar da “milli bir kapitalizm” istemekle birlikte bu ilişkilerin dışında kalamıyorlardı. Çünkü Avrupa kapitalizmiyle ve devletleriyle gelişen yarı-sömürge ilişkilerin her yeni adımı, çarpık ve batı kapitalizmine bağımlı da olsa kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesini ve dolayısıyla da politik üst yapıda değişikliklere ve burjuvazinin daha etkin rol oynamasına yeni imkanlar yaratıyordu.
Bu tarihi gelişim içinde, gecikmiş burjuva demokratik devrimlerinin bir parçası olarak, Osmanlı burjuvazisi 1876’da ilk burjuva demokratik devrim atılımına girişiyordu. Artık feodalizme karşı tavır almıştı ve feodal devleti yukarıdan aşağıya ele geçirmeyi ve toplumun dönüşümünü yukarıdan aşağıya hızlandırmayı amaçlıyordu. Fakat burjuvazi ekonomik bakımdan güçsüzdü, politik hareketi de cılızdı. Ülkede kapitalizmin serbestçe gelişmesi önlenmiş, batı kapitalizmine bağımlı çarpık gelişim ve yarı sömürgeleşme iyice kökleşmeye başlamıştı. Bu koşullarda burjuvazinin köylüleri de harekete geçirip “gerçek bir halk hareketi” yaratması olanaksızdı. Bir “halk” kavramı bile hareketin liderlerinin kafalarında çok “soyut” kalıyordu. “Kadim devlet” yıkılmaz, dokunulmaz görünüyordu.
Batının ilerlemiş ülkelerinde kapitalizm hızla serbest rekabetçi dönemden ve bir sıra dünya pazarının yeniden paylaşılmasından sonra emperyalist döneme girerken; bu dönemin arifesinde ve yarı sömürge feodal Osmanlı devletinin “alaca karanlığı”nda burjuvazinin ilk burjuva demokratik devrim atılımı başlıyordu. Osmanlı feodal monarşik devletin bürokratik ve askeri aygıtında, Osmanlı saray aristokrasisi yanında yerini belli ölçüde sağlamlaştıran burjuvazi, devletin kendine en yakın ve kendi sınıfının temsilcilerinden oluşan askeri aygıtı ve bürokrasinin bir kesimini harekete geçirerek kaleyi içten fethetmeyi amaçlıyordu. Burjuvazi modern orduyu (Batı düşüncesinden etkilenen, çağdaş anlamda örgütlenen) harekete geçiyor ve feodal monarşik devleti, meşruti monarşiye zorluyordu. Yani devletin feodal karakteri değişmeyecek, sadece biçim değişecekti. Monarşik yapı, meşruti monarşiye dönüşecek, devlet iktidarı yeni bir sınıfın eline geçmeden toplumun sınıf yapısında burjuvazi lehine köklü bir değişikliği kolaylaştıracaktı. Bu tüm yukarıdan aşağıya devrimlerin genel özelliğidir. Bu iş için de “bir sınıf egemenliğini kalıcı kılan kurallar bütünü olan” (Marx) bir anayasa hazırlanması ve padişahın iradesine bağlılığı tartışılmaz temsili bir meclis yeterli görülüyordu. Tarihimize I. Meşrutiyet olarak geçen bu hareket kalıcı olmadı. Çeşitli emperyalist ilişkilerin karmaşıklığı içinde yukardan aşağıya yapılmaya çalışılan, bu güçsüz burjuva demokratik hareket hiçbir dönüşümü sağlayamadan Abdülhamit’in kapkara bir feodal istibdadı ile bir kaç ay içinde son buldu.
Fakat çağ burjuvazinin çağıdır; gelişen bir güçtür. Çöken, çözülen feodalizmdir. Geliş kapitalist dünya pazarı her yerde etkisini gösteriyordu. Kapitalizm yeni bir aşamaya, emperyalist aşamaya girerken, genel olarak doğuda ve tüm yarı-sömürge ülkelerde (özellikle Rusya, Türkiye, İran, Çin, Hindistan, Meksika vb.) gelişen burjuva milliyetçi akımlarla birlikte, gecikmiş burjuva demokratik devrimler dönemi de başlıyordu.
Önce Rusya’da (1905) proletaryanın ve köylülüğün de katılmasıyla bir “halk ayaklanması” biçiminde aşağıdan yukarıya başlayan Rus Burjuva Demokratik Devrimi, tüm sömürge ve yarı sömürgelerle birlikte özellikle Balkanları ve Türkiye’yi etkileyecektir.
1900 başlarından itibaren Balkanlarda başlayan, Bulgar, Sırp-Arnavut vb. Sömürge ve yarı sömürge halklarının burjuva milliyetçi hareketleri bir yandan Osmanlı İmparatorluğunun çözülmesini, parçalanmasını hızlandırırken, öte yandan da Türkiye’de burjuvazinin bürokrat ve asker temsilcilerini önemli ölçüde etkilemişti. Diğer azınlık milliyetlerinin (Ermeni, Rum, vb.) ulusal hareketlerinden de oldukça etkilenen, burjuva aydın bürokrat ve askeri temsilcilerin Batı Trakya’da gizli örgütler kurmalarını, bu kez daha örgütlü biçimde yeni bir atılıma hazırlanmalarını getirdi.
Artık Ticaret burjuvazisi belli ölçüde palazlanmaya başlamış, burjuva düşünce akımları yaygınlaşmış, emperyalist devletlerin pazar kavgaları şiddetlenmiş, emperyalist liderliği eline geçirmeye çalışan ve hızla güçlenen Almanya’nın, İngiltere’yle, çatışmaları şiddetlenmişti. Bu çatışmanın odak noktası ise Osmanlı İmparatorluğu idi. İmparatorluk iyice parçalanma sürecine girerken tüm emperyalist ülkeler gözlerini Türkiye’yi dikmişti. (Bu dönemde özellikle 1890’lardan sonra Almanya Türkiye’de İngilizlerden daha etkin olmaya başlamıştı.) Dünya hızla I. Yeniden Paylaşım Savaşına doğru yöneliyordu. Osmanlı İmparatorluğunu her devlet kendi yanında savaşa sokmak istiyordu. Bu karmaşık emperyalist ilişkilerin ve çatışmaların odak noktası olduğu bir sırada Burjuvazi 1876’yı tamamlamak için 1908’de ikinci bir atılıma girişiyordu.
Bu kez artık daha güçlü ve daha örgütlü idi. Başkentte ve özellikle Batı Trakya’da iyi örgütlenmişti. Batı Trakya’ya ulusal hareketleri ezmek için gönderilen ve 1876’nın geleneğini sürdürdükleri için Trakya’ya gerilla avına gönderilerek İstanbul’dan uzaklaştırılan askerler, dağlara çıkmış, gerillacılık yapmış ve gizlice örgütlenmişlerdi. Ve burjuva aydın bürokrat ve asker temsilciler, Selanik ticaret burjuvazisinin de desteğinde İstanbul’u işgal ederek, Meşruti-monarşik devletin ilanını 1908’de gerçekleştirdiler. Artık 1876’daki amaç gerçekleşmiştir. Feodal monarşik devlet özü (tipi) değişmeden, feodal meşruti monarşik biçime dönüşmüştü. Devlet henüz kapitalist değildi ve feodal karakterini taşıyordu. Gerçi devlette feodal aristokrasi ile burjuvazinin temsilcileri ittifak halinde bulunuyordu. Fakat devlet bütünüyle burjuvazinin eline geçmemişti. Devlet ekonomik bakımdan hâlâ en güçlü sınıfların (emperyalizmle ittifak halinde) elinde bulunuyordu. Ancak yukarıdan aşağıya yapılan bu burjuva demokratik reform, bu niteliği ile toplumun sınıf yapısında ve ekonomik ilişkilerinde burjuvazi lehine köklü değişiklikleri artık yapabilirdi.
Zaten burjuvazi de bu yönde çalıştı. Artık gelişmesini emperyalistlerle işbirliğinde arayan burjuvazi, feodalizmi ekonomik güçsüzlüğünden dolayı alt yapıda tasfiyeye girişemiyor, Yarı-sömürgeci ilişkiler içinde emperyalizm tarafından feodal aristokrasi ile ittifaka zorlanıyordu. Üst yapıda bir seri reformlarla feodal kurumların etkinliğini kırmaya toplumun yukarıdan aşağıya dönüşümünü kolaylaştırmaya çalışıyordu. Yapılan tüm bu reformlar ileride Kemalist burjuvazinin daha da geliştirdiği reformların temeli olacaktır. (Bu arada Türkiye’de ilk kez bir siyasal parti – İttihat Terakki- kuruluyordu.)
Fakat bu hareketin I. Yeniden Paylaşım Savaşının arifesinde gerçekleşmesi bir şanssızlıktı. Burjuvazinin toplumun hızlı dönüşümünü kolaylaştırması için gerekli koşullar yoktu. Çünkü ülke her şeyden önce bir yarı-sömürgeydi. İkinci olarak da dünya bir süre sonra “sessiz ve sakin” olmayacaktı. Savaşın odak noktası haline gelen Osmanlı İmparatorluğu savaşa zorlanıyordu. Burjuvazi feodal aristokrasi ile birlikte savaşın lideri Almanya yanında savaşa girdi. Herşeyi bir yana itip, imparatorluğu yeniden “ihya” etmeye başladı. Fakat savaşın sonucu bir anlamda burjuvazinin düşlerinin yıkılması oldu. İmparatorluk parçalanmış, ülkenin büyük bir kesimi sömürgeleşmişti. 1908’in kahramanları ülkeden kaçmış, İttihat ve Terakki dağılmıştı. Artık büyük ölçüde sömürgeleştirilen Osmanlı Devletinin monarşik yapısı emperyalistlerce yaşatılmaya çalışılıyordu.
Kısa bir sömürgeleşme döneminin ardından 1908’in eski İttihatçıları yeni Kemalistler olarak kurtuluş savaşının öncülüğünü yaptılar. Kısa süren kurtuluş savaşı sonrasında 1923’de Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla burjuvazi ilk kez, kendi sınıf egemenliğinin bir biçimi olarak devleti ele geçirdi. Artık devlet tipi kapitalistti. Devlet biçimi olarak ise cumhuriyetti, fakat kesinlikle demokratik bir cumhuriyet değildi. 1923 Meclisi gerici bir meclisti. Fakat kurtuluş savaşı koşullarında ve tabanı Erzurum ve Sivas Kongrelerinde oluşan 1920 1. Meclisi demokratik bir meclisti. Bu meclisin demokratik yapısı, toplumun her kesiminden gelen halk sınıf ve tabakalarının temsilcilerinden oluşması ve her türlü düşüncenin serbestçe tartışıldığı bir yer olmasıdır.
Artık Kemalist burjuvazi eski feodal meşruti monarşik devleti ele geçirmiş, yerine toprak ağalığı ile İttifak halinde kendi sınıf diktatörlüğü olan devlet tipi olarak kapitalist, biçim olarak ise gerici bir cumhuriyet kurmuştur. (Bürokratik ve militarist yanı belirgindir) Burjuvazinin ekonomik güçsüzlüğü, onun devleti tek başına ele geçirmesini önlemiştir. Her ne kadar devrim burjuvaziye ekonomik ve politik planda daha etkin olma imkanı yaratmışsa da feodalizme daha fazla saldıramazdı. Feodalizmin tasfiyesi bir evrime kalmıştı.
Bir devlet biçimi olarak kesinlikle “burjuva demokrasisi” olmayan, fakat henüz sınıf olarak burjuvazinin ayrışmadığı ancak hızlı gelişme göstereceği bu dönemde, demokrasinin (genel olarak özgürlük-eşitlik anlamında) sınırlarının -toprak ağalığına kıyasla- kendisi için daha da genişlediği bir devlet biçimiydi. Cumhuriyet ama demokratik değil, parti ama tek, parlamento ama sadece burjuvazinin ve toprak ağalarının girebildiği bir yerdi. Böylece Tanzimatla başlayıp 1876 ve 1908’le devam eden, burjuvazinin demokratik devrim atılımları dönemi feodal monarşik devletin 1923 burjuva cumhuriyetine tip ve biçim olarak dönüşümüyle noktalanmıştır.
Kemalistler için, kapitalist devlete gerekli olan bürokratik ve askeri aygıtı yetkinleştirmek ve genişletmek hiçte zor olmadı. Feodal Osmanlı devletinin (merkezi) monarşik yapısından gelen kapıkulluğunun yeniden ihyası ve 1908’in İttihatçı bürokrasisinin artıklarının Kemalist bürokrasiye dönüştürülmesi fazla zaman almadı. Böylece burjuvazi ve toprak ağalığı ekonomik temel ittifakının, siyasal üst yapıdaki ifadesi olan yeni kapitalist devletin cumhuriyetinin gerici bürokratik yapısı da iyice pekiştirildi.
Bundan sonra Kemalist burjuvazi, kapitalizme doğru toplumun yukarıdan aşağıya dönüşümünü hızlandırmak için ittihatçıların başladığı bir sıra reformlar yaparak, feodal kurumların üst yapıdaki etkinliğini bir ölçüde kıracak, fakat onların büyük toprak mülkiyetine hiç bir zaman dokunmayacaktır. Bir yandan devlet tekelciliğine yönelip, kapitalist gelişmeyi hızlandırırken, yerli “burjuvazi yaratmaya” ve bunun üst kesimlerini de devlet desteğinde tekelleştirmeye çalışacaktır. Öte yandan tarımda da -bugün yeni sömürgecilik döneminin en belirgin özelliği olan yukarıdan aşağıya kapitalizmi geliştirmeye, toprak ağalığını sınıf değişikliğine, onları burjuvalaştırmaya zorlayacak ve iç pazarı genişletmeye çalışacaktır.
Bu devlet, emperyalist dönemin yarı-sömürge Türkiye’sinde, gerici bürokratik niteliğini burjuvazi ve toprak ağalığı ekonomik temel ittifakından alan, baskının ve şiddetin sistemleşmiş bir ifadesi olan kapitalist bir devletti. Yoğun katliamlar, tevkifler, sıkıyönetimler ve Kürt ulusu üzerinde uygulanan ırkçı-şoven sömürgeci baskılar vb. Tüm bunlar bu devletin ve Kemalist hareketin burjuva niteliğinden geliyordu. İşçilerin ve köylülerin artan ezilmesiyle ve sömürülmesiyle bağlılık halinde “imtiyazsız, sınıf bir millet” yaratma demagojisiyle burjuvazinin bu devleti, üstelik Kürdistan üzerindeki ulusal baskısıyla sömürgeci bir devletti.
Fakat 1946’lara gelindiğinde Dünyanın ve Türkiye’nin değişen koşullarında, ülkemizde yeni bir dönem başladı. Özgürlükçü burjuvalarımızın (!) tekrarlamaktan çok hoşlandıkları “çok partili parlamenter cumhuriyet”, “özgürlükçü parlamenter demokrasi”ye geçiş dedikleri bu dönem gerçekten ne idi? Kemalist dönemin gerici burjuva cumhuriyeti, demokratik cumhuriyet mi olmuştu? Elbette hiçbiri değildi. Bu değişiklik Kemalist dönem boyunca toplumun çarpık kapitalist dönüşümünün siyasal üst yapıdaki yansısı olan yeni bir devlet biçimine geçişti. Başlıca koşulları tüm yarı-sömürgelerde aynı olan oligarşik devlet biçimi dediğimiz bu yapı içte tekelci sermayenin oluşumu, dışta ise yeni-sömürgecilik döneminin karmaşık ilişkileri içerisinde oluşuyordu.
II. Yeniden paylaşım Savaşından sonra kapitalist-emperyalist tek dünya pazarı parçalanıyor, ikinci bir sistem oluşuyor ve bir sosyalist kamp kuruluyordu. Bu gelişmenin başlıca etkilerinden biri, çağın gerçek demokrasileri olarak halk demokrasileri kurulması, sömürge ve yarı sömürgelerde bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelelerinin gelişmesiydi. Stalin’in “genel bunalımın (emperyalizmin) vahimleşmesi” ve “kapitalist-emperyalist pazarın nispi istikrarının bittiği dönem, dediği bu koşullarda emperyalizmde yeni-sömürgecilik dönemine giriyordu. Bu gelişmeler, zincirin zayıf halkalarının kopmasına, birçoğunun da kopma mücadelelerinin sürmesine, emperyalizmi de daralan pazarlarına karşı, mevcut iç pazarı genişletme, geliştirme yönetimine sevk ediyordu. Bu tutum dönemin başlıca özelliği idi.
Öte yandan savaştan sonra, emperyalist kampın liderliği A.B.D.’nin eline geçmiş, A.B.D. dünya gericiliğinin jandarması olmuştur. Bilimsel ve teknolojik gelişmedeki üstünlüğü de eline geçiren A.B.D. özellikle bu gelişmenin tekeller tarafından üretime uygulanmasına, üretimin daha da ve bütün koşullarda emperyalizmin niteliğinde bir değişiklik olmaksızın, sadece sömürü biçimlerinde değişiklikler olmuştur. İşte ülkemizdeki değişikliği ilkin yeni sömürgecilik dönemi dediğimiz bu dönemin ilişkileri içerisinde kavramalıyız.
Bilindiği gibi yeni-emperyalist efendi (A.B.D.) dünyayı kana ve ateşe boğan faşizmin dünya çapında yenilgisi, dünya halklarının bağımsızlık ve demokrasi mücadelelerine yönelişi ve özellikle sosyalizmin muazzam başarısıyla birlikte, çağın gerçek “halk demokrasilerine” bir alternatif olarak sosyalist dünyanın karşısına “hür” dünya dediği, parlamenter görünümde (özellikle yarı-sömürgelerde) politik biçimleri empoze ediyordu. Ülkemizde de adına “hür parlamenter rejim”, “batı demokrasisi”, “temsili demokrasi”, “çok partili demokrasi” denilen bu değişiklik herkesin bildiği gibi, bizzat yeni emperyalist efendi ABD’nin icazetiyle yapılmıştır.
Bu gerekli düzenlemeler için de, ülke de asgari koşullar zaten oluşmuştu. Uzun savaş yıllarında iyice palazlanmaya başlayan burjuvazi artık ayrışıyor, Kemalistlerin burjuvazinin üst kesimlerinden yaratmaya çalıştıkları tekelci sermaye olgusu gerçekleşiyordu. Tekelci sermaye artık emperyalizmle iyice bütünleşebilirdi. Çünkü, emperyalizmin çıkarlarını en iyi koruyacak sınıftı. Devlette burjuvazi sınıf olarak değil, sınıfın en üst kesimi olarak ama tarımdaki gelişmeye de uygun olarak, kapitalist ve “az ya da çok feodal karakterli” büyük toprak sahipliği ile birlikte egemen olmalıydı. Ülkede çarpık kapitalist dönüşümün hakim gerici ittifakı değişiyordu. Kemalist dönemde burjuvazi (ama burjuvazinin tümü olarak) ve toprak ağalığı ekonomik temel ittifakı, tekelci sermayedar (burjuvazinin en üst kesimi) ve büyük toprak sahipleri arasındaki hakim gerici ittifak haline dönüşüyordu. O halde bunun siyasal üst yapıdaki ifadesi olan, kapitalist devletin biçimi de, yeni emperyalist ilişkilere ve sınıfsal ilişkilere bağlı olarak değişmeliydi.
Bu iş için, o güne kadar işçiler ve köylüler dışında tüm hakim sınıf ve tabakaların tek partisi olan “halkın partisi” C.H.P.’nin ayrışıp, ikinci bir hakim sınıf partisi kurulması yeterliydi. CHP’den tekelci sermayenin ve büyük toprak sahiplerinin temsilcilerinin bir kesiminin ayrılıp, DP’yi kurmaları çıkarılmak istenen Tarım ve Toprak Reformu yüzünden oldu. Çıkarılmak istenen kanun 1937’de hükümet programına alınmış olmasına rağmen, savaş koşulları ve toprak ağalarının direnişi yüzünden ancak 1945’te meclis gündemine geliyordu. Kanun tasarısı “düzenli işletme” diye tanımlanan kapitalist çiftlikleri koruyor ve daha çok, sahibinin başında bulunmadığı ortakçılık ve yarıcılıkla işletilen büyük toprakları hedef alıyordu. Üzerinde en çok tartışılan ve İş Bankası grubunun temsilcisi Celal Bayar, kapitalist çiftlik sahibi Adnan Menderes, ve toprak ağası Emin Sazak ve F. Lütfü Karaosmanoğlu’nun istifalarına neden olan ve diğer tüm kapitalist ve toprak ağalarının tepkileriyle karşılaşan ünlü 17. Maddeydi. Tasarıdaki ilk şekli komisyonda daha ılımlı hale getirilmesine rağmen, kanunlaşan bu madde, dağıtılacak birimin sadece üç katını toprak sahibine bırakıyordu ve bu da elli dönümden az olmayacaktı. Fakat bu tasarı yasalaşmasına rağmen, DP’nin geçmeleri, ve CHP’de kalan diğer kesimin (özellikle kapitalist çiftlik sahiplerinin) direnişleri ile, 1950 seçimlerinden önce çıkarılan bir değişiklik (17. Maddeyi) yasasıyla son buluyordu. O güne kadar özellikle Doğu’daki uygulamalar (önce Doğu’dan başlamıştı) da ortadan kaldırılacaktır.
Böylece, siyasal üst yapıdaki bu değişim, -iki hakim sınıfın partili seçim ve parlamento- çarpık kapitalist gelişmenin yarattığı ekonomik yapının bir yansısı olan emperyalist ilişkilere de uygun bir devlet biçimiydi. Bu devlet biçimi, eski gerici hakim ittifak olan burjuvazi ve toprak ağalığı ittifakının emperyalizm, yerli tekelci sermaye ve büyük toprak sahipliği haline dönüşmesi ile, bu ekonomik temel ittifakın siyasal üst yapıdaki ifadesi olan oligarşik devlet biçimiydi.
Bu değişim, emperyalizme bağımlı, çarpık ekonomik gelişmenin, sınıflar planında yarattığı ayrışmanın ifadesi olan, bir avuç emperyalist tekelin ve onlarla işbirliği halindeki gerici hakim ittifakın azınlık diktatörlüğünün kurulması ile sonuçlanmıştı. Bu ittifakta burjuvazi artık, Kemalist dönemde olduğu gibi sınıf olarak bütünü ile değil, sadece onun en üst kesimi olan ve daha fazla gelişmesini uluslararası finans kapitalle daha fazla bütünleşmekte gören tekelci sermaye vardır.
Bu azınlık ittifakının sınıfsal egemenlik biçimi olan oligarşik diktatörlük, önce ekonomisinden kültürüne kadar ülkeyi emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası, geri bir uzantısı haline getirecek, sonra da yeni sömürgecilik döneminin bir özelliği olan bağımlı çarpık gelişmeyi daha da hızlandırma, tarımda yukarıdan aşağıya kapitalizmi geliştirme ve iç pazarı genişletme yoluna girecektir.
Emperyalist-kapitalist sistemin, yeni-sömürgecilik döneminin artık tüm ilişki ve çelişkilerini bağrında taşıyan (karikatürü biçiminde) ülkede emperyalizm bir iç olgu haline gelecek; bu dönemin sömürü yöntemlerindeki değişikliklere uygun olarak kendini gizleyecek fakat gerici hakim ekonomik ittifakta ve bunun siyasal üst yapıdaki yansısı olan devletin (oligarşik diktatörlükte) bizzat içinde yerini alacaktır. Herşeyden önce bunun anlamı emperyalist-kapitalist sistemin bu dönemde zaman zaman derinleşen bunalımın ülkede yansımasıdır. Başka bir deyişle, sistemin geri bir uzantısı olarak ülkenin, bunalımın etkilerini sismograf gibi çekmesi demektir. İkinci olarak da emperyalizmin “gericilik ve şiddet eğiliminin” devlette yansımasıdır.
Yeni-sömürgecilik dönemi aynı zamanda “genel bunalımın (emperyalizmin) vahimleşmesi” dönemidir. Bu dönemde zaman zaman ve birbirlerine bağlı olarak bunalımın, sistemin lideri ABD’de veya sistemin bütününde derinleştiğini görüyoruz. Bunalımların şiddeti ve ülkemizin sistem içindeki yeri ölçüsünde etkilerini gördüğümüz başlıcalarını savaş sırasında itibaren şöyle sıralayabiliriz. 1948-1949 ABD. 1953-54 ABD. 1957-58 dünya, 1962 ABD, 1967 dünya, 1972 Avrupa, bunalımlarıdır. Bu evreleri dikkatle izlersek diğer bir çok yarı-sömürge ülkede olduğu gibi, ülkemizde de çeşitli toplumsal patlamalara neden olduğunu görüyoruz. Özellikle 1960-27 Mayıs ve 1971-12 Mart bunalımlı dönemlerinin, iki dünya bunalımının ülkedeki yansısı olarak -diğer koşulları ile birlikte- ortaya çıktığını görüyoruz.
İşte 27 Mayıs 1960 Hareketi, 1957-1958 dünya bunalımının derinleşmesi ve bunun ülkeye şiddetli bir biçimde yansıması koşullarında oldu. Oligarşinin yeni partisi DP’nin uyguladığı, bağımlı-çarpık hızlı kapitalistleşme çabaları, enflasyonist kalkınma anlayışı içinde emperyalist tekellerin ülkeyi iliğine kadar sömürmesi vb. Emekçi kitlelerin ve özellikle orta sınıf ve sabit gelirlilerin korkunç sefaletini doğurmuştu. Bunalımın etkilerinden kurtulamayan hakim ittifak, bunun yükünü emekçilerin omuzlarına yıkmak için çareyi baskı ve terörünü arttırmakta buldu. Bu siyaset o dönemde dünyada sürmekte olan anti-komünizm-Mc Carthy’cilik siyasetinin ülkedeki bir yansıması gibiydi. Gelişen toplumsal muhalefet ve bunun ordu içinde yarattığı etkiler, bir yandan CHP potasında eritilerek harekete geçirilmeye çalışırken, öte yandan orta sınıf ve tabakaların temsilcileri-asker ve sivil-nin bürokratik ve askeri aygıtı harekete geçirerek iktidara el koymasıyla sonuçlanmıştır. Ve ortaya burjuva demokratik hak ve taleplerinin sınırlı da olsa kullanılmasına olanak veren bir anayasa ve ilk altı aylık dönemdeki radikal uygulamalarla son buldu. Tüm bunlar orta sınıfların etkisiyle oldu, eski iktidar partisi kapatıldı, fakat yerine hemen bir yenisinin kurulmasına olanak sağlandı.
Kısa bir süre “gerçek” yönetme gücünün Millî Birlik Komitesine verildiği ve toplumun belli kesimlerinden seçilen Kurucu Meclisin toplanması. Askeri diktatörlüğü kalıcı kılmak ve çeşitli reformlar yapmak isteyenlerin (bir kesiminin faşist eğilimli olmaları yanında) tasfiyesi ve seçimlerin yapılmasıyla, bunalımın yarattığı siyasal kümelenmelerden dolayı koalisyonlar dönemi başladı. “Diktatörce kurulan bir sınıf egemenliğini kalıcı ve dengeli kılmak, oturtmak ve onaylamak” olan anayasanın getirdiği yeniliklerin uygulanması olarak, “devlet eliyle verilen” haklar biçiminde çeşitli reformlar yapıldı. Ardından, sınıfsal bölünmelerin yarattığı siyasal kümelenmelerin karmaşık görünümü içerisinde, devlet iktidarı yeniden hakim gerici ittifakın yeni partisine devredildi. Oligarşinin diğer partisi, bir yandan oligarşinin reformist eğiliminin partisi olmaya yönelirken, “sadık” muhalefet görevine devam etti. Ve böylece yeniden nispi siyasi istikrar dönemi başladı.
1960 bunalımından daha da güçlenerek çıkan yerli tekelci sermaye, dünyanın ve Türkiye’nin değişen koşulları içinde oligarşik yapıdaki yerini daha da sağlamlaştırarak, ittifakı-uluslararası finans kapitalle birlikte, ondan aldığı güçle-yönlendirmeye başladı. 1962 ABD ekonomisinde bunalımın yeniden derinleşmesi koşullarında, 27 Mayıs Hareketine açıktan tavır olan ve yerli tekelci sermaye ile daha fazla bütünleşmeye çalışan Avrupa finans kapitaliyle ilişkiler – Ortak Pazar Anlaşmaları- tekelci sermayenin hızlı bir gelişim göstermesini sağladı. Avrupa’nın ekonomik ve mali yardımları tekelleşmeyi hızlandırdı. Ve artık emperyalist kamp içindeki giderek derinleşen çelişkiler de oligarşi içinde yansımaya başladı.
Hakim sınıfların en eski partisi CHP’nin uluslararası finans kapitalin ve yerli tekelci sermayenin reformist eğiliminin temsilciliğini gelişen sol harekete bir alternatif olarak da iyice pekiştirmesi, sınıfsal bölünmelerin ve mücadelelerinin artık eski ilkel el değmemişliğinden söz edilemeyen bir ortamda oldu. Her türlü düşünce ve akımın geliştiği bu ortamda, sosyalist düşüncenin toplumu temelinden sarsmasına ve önce aydınlarda, öğrencilerde, işçilerde ve köylülerde, yani tüm emekçi sınıflarda yankısını bulmasına neden oldu.
Oligarşiye ve emperyalizme karşı toplumsal muhalefetin gelişmeye başladığı bir sırada, savaş sonrasının ikinci büyük dünya bunalımı, (eskisinden daha derin) 1967’lerde derinleşmeye başladı. Emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası, geri bir uzantısı (eskiye oranla artık daha önemli bir uzantısı denilebilir) olan Türkiye, bunalımı sismograf gibi çekiyordu. Derinleşen ekonomik kriz, tüm emekçi sınıfların ekonomik ve demokratik taleplerle harekete geçmelerine neden oldu. Bu dönem, işçilerin, köylülerin, öğrencilerin, aydınların vb. Toplumun her kesiminin krizin etkilerini omuzlarına yıkmaya çalışan oligarşiye karşı yoğun kitle hareketleriyle cevap vermeleri ve oligarşinin saldırılarına karşı silahlı eyleme başlayan genç sosyalist hareketin 71 direnişiyle noktalandı.
12 Mart 1971 muhtıra darbesi olarak bilinen ve bizce oligarşik devlet biçiminden, faşist devlet biçimine bir geçiş denemesi olan bu faşist darbe arifesinde ülkede durum şöyledir:
1967’den itibaren derinleşen dünya bunalımının etkileriyle, Türkiye, ekonomisinden politikasına kadar sarsıntı geçirmektedir. Sisteme bağlı olarak derinleşen ekonomik kriz politik krize dönüşmüştür. Başka bir deyişle, toplumsal muhalefet -veya “halkın muhalefeti”- iyice yükselmiş, oligarşinin “yasal sınırlarını zorlamaya” başlamıştır. Öte yandan oligarşi içinde çelişkiler yoğunlaşmış, özellikle bunalımdan kurtulma ve bunalımın etkilerini emekçi sınıfların omuzlarına yıkma ve toplumsal muhalefeti ezme yöntemleri üzerinde ayrılıklar belirmişti.
1960-1971 yıllarında uluslararası finans kapitalle daha fazla bütünleşerek iyice güçlenen tekelci sermayenin mevcut ittifaktan fırlayıp, yalnız başına emperyalizmin desteğinde devleti ele geçirmeye çalışması tekelci sermaye içinde iki kanat çatışmasına dönüştü. Fakat oligarşinin içinde uzlaşmanın sağlanması vb. Nedenlerle bu kısa dönem sona erdi. Ama ittifakın ortak programı olan, solun ezilmesi, anayasanın ve çeşitli yasaların değiştirilmesi, yani baskı ve terör yasalarının çıkarılması, hükümetin yetkilerinin arttırılması, ve herşeyden önce de ekonomik krizin emekçi sınıf ve tabakaların omuzlarına yüklenmesi ile yerli tekelci sermayenin daha da güçlendirilmesi ve gelişmesi için imkanlar, bol demagoji ve istismar ortamında gerçekleştirildi. Özellikle bu devrede 1960’ta parlamentonun daha da yetkinleştirilmesi olarak getirilen çift meclis yanında esas olarak oligarşik devletin daha da yetkinleştirilmesinin aracı olarak “bürokratik ve askeri aygıtın” en üst hiyerarşisinden oluşan, ve anayasanın gerçek anlamının ifadesi olan “Milli Güvenlik Kurulu” çok işe yaradı. Yani gerçekten ne işe yaradığı bu dönemde üstlendiği görevlerle -ön plana çıkmasıyla- anlaşıldı.
Öte yandan oligarşik devlet biçimini en iyi kavramanın anahtarı bu Milli Güvenlik Kurulu”dur. Bilindiği gibi bu Kurul devletin en üst organı olarak oligarşi adına devleti yönetmektedir. Kurulun kararları nispi istikrar dönemlerinde, daha geri planda “tavsiye edici” bunalım dönemlerinde daha da ön plana çıktığı zamanda “emredici” görünümünde olmakla beraber, aslında her zaman “emredicidir” ve hükümetin ve parlamentonun görevi, Kurulun aldığı kararları uygulamaktadır. Bu kurul gerek anayasadaki anlamıyla, gerek üye sayısı (kesinlikle) bilinmemekle beraber en fazla 10-15 kişidir) ve üyelerinin sıfatlarıyla düşünüldüğünde daha iyi anlaşılmaktadır. Kurul esas olarak, devletin başı sıfatıyla cumhurbaşkanı, hükümetin temsilcileri başbakan ve birkaç bakanla, bürokratik ve askeri aygıtın en üst kesimlerinden oluşmaktadır. Sekreterlik görevi bir orgeneral tarafından yürütülmektedir. Bu bileşim, Başbakan ve birkaç bakan dışında tümüyle seçilmemiş -Cumhurbaşkanı da dahil- yöneticilerden oluşmaktadır. Toplantıları ve kararları parlamento ve halka kapalıdır, gizlidir. Alınan gizli kararlar anında, devletin bürokratik ve askeri aygıtının en üst temsilcileri tarafından hemen uygulanmaya geçilir. Sadece parlamentoyu ilgilendiren kararlar, hükümet temsilcileri tarafından hemen uygulanmaya geçilir. Sadece parlamentoyu ilgilendiren kararlar, hükümet temsilcileri tarafından parlamentoya getirilerek, parlamentonun “onay”I alınır. Benzer birçok yarı-sömürge anayasalarında -özellikle Güney Amerika ülkelerinin hemen hepsinde- bulunan bu kurul 1960 anayasasına da bizzat ABD tarafından empoze edilmiştir.
Bu devlet biçiminde parlamento “sadece yasaları onaylayan” bir kurum haline gelmiş, yürütmenin yetkileri iyice artmış, yürütme parlamentoya değil, Milli Güvenlik Kuruluna bağlı hale gelmiştir. Hatta gerçek yürütme gücü Milli Güvenlik Kurulu’nun eline geçmiştir denilebilir.
Bu devlet biçimi, birer devlet biçimi olarak ne burjuva demokrasisidir, ne de faşist devlettir. Burjuvazinin emperyalist dönem boyunca iki taktiği, iki yöntemi olan, reformist ve terörist eğilimi esas olarak iki oligarşi partisi tarafından temsil edilmektedir, ve bu devlet biçiminde bu iki eğilim iç içe geçmiştir. Bu iki eğilimin iç içe geçmişliği uygulamalarda zaman zaman tavizlerin verilmesini, birtakım demokratik hakların varolmasını sağlamaktadır. Oligarşi bu hakların kullanımını engellemeye çalışsa da, onları, en azından parlamenter görünümünü koruyabilmek açısından kaldırmaya yönelmez. Bu tür hakların varlığı arkasına saklanarak bir azınlık diktatörlüğü olduğunu gizlemeye çalışır. Bunda, toplumsal muhalefetin reformizm potasında eritilebildiği ölçüde de başarılı olur.
Emperyalist dönem boyunca başlıca iki devlet biçimi görülmektedir. Emperyalist dönemde devlet biçimi olarak burjuva demokrasisinden sözedilemiyeceğinden, bu dönemde oligarşik devlet ve faşist devlet biçimleri vardır. Bunlar elbette her bir ülkenin tarihi toplumsal gelişiminin özelliklerini göstermektedirler. Örneğin gelişmiş kapitalist-emperyalist devletlerde görülen finans oligarşinin devleti, bizdeki oligarşik yapının yansısı olan oligarşik devletten, oligarşik yapı farklılıkları ve uygulamalarıyla ayrılır.
Faşist devlet biçiminden ülkemizdeki oligarşik devlet biçiminin şu temel farklılığı vardır. Bilindiği gibi faşist devletin herşeyden önce iki özelliğinden biri toplumsal muhalefeti tümüyle ortadan kaldırması, diğeri de devleti aşağıdan yukarı veya yukardan aşağıya nasıl ele geçirirse geçirsin, devleti yeniden düzenlemesidir. Ülkemizde herkesin bildiği gibi oligarşik devlet, toplumsal muhalefeti tümüyle ortadan kaldırmıyor, fakat önemli ölçüde sınırlıyor, devleti de yeniden düzenlemiyor, sadece bürokratik ve askeri aygıtı daha da geliştiriyor. Ayrıca bu askeri bürokratik yapı içerisinde faşistlerin yer almasına da icazet tanıyor. Gelişen sol muhalefete bir alternatif olarak da aşağıdan yukarıya faşist hareketin gelişmesine de yadım ediyor. Temel ekonomik ittifaktan kaynaklanan bu yapısıyla oligarşik devlet gerici bürokratik bir özellik kazanıyor. Baskıcı ve terörist yanı ağır basıyor. Oysa kapitalist-emperyalist ülkelerdeki oligarşik devletlerde (finans oligarşisi) farklı tarihi toplumsal gelişme özellikleri vardır. Batıda kapitalizmin serbestçe gelişim gösterdiği, burjuva demokratik devrimlerini tamamlamış Amerika, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi oligarşik devletlerde, emperyalist dönem boyunca yoğun sınıf mücadeleleri sonucu korunan haklarla toplumsal gelişmelerinin belli tarihi evrelerinde ortaya çıkan ve demokratik hakların belli ölçüde kullanımına imkan veren, demokrasinin sınırlarının daha geniş “görünümü” bizdeki oligarşik devletten başlıca farklılığıdır. Çünkü bizde toplumun tarihi gelişim süreci içerisinde oluşan ve yarı-sömürge ilişkilerin de belirlediği hakim gerici bürokratik bir karakter göstermekte, sınırları esas olarak oligarşiye kadar daralmış demokrasi ile ancak “devlet eliyle verilen haklara” yönelmekte, ve fakat yoğun faşist uygulamaları da olabilmektedir.
Kesintisiz Devrim II-III’de M. Çayan ülkemizdeki bu özgül devlet biçimine “oligarşik devlet cihazı” demektedir. Fakat onun özüne inmeden yukarıdaki özellikleri vurgulamak için de “sömürge tipi faşizm” demektedir. Buna “sömürge tipi demokrasi” de diyebilirdi. Çünkü sorun o zaman kapitalist-emperyalist ülkelerle, bizim gibi yarı-sömürge ülkelerin siyasal üst yapılarındaki farklı özelliklerin en genel biçimde vurgulanmasıydı. Bazen “açıkça” bazen “temsili demokrasi ile” icra edilen dediği baskı ve terör işte, oligarşik devletin yukarda saydığımız özelliklerinden geliyordu. Üstelik M. Çayan hiçbir yerde, bir devlet biçimi olarak emperyalist dönemde “burjuva demokrasisinden” sözetmez. M. Çayan’ın bu önermesini çarpıtıp bir küçük burjuva demokratının -üstelik dönem birinin- Çetin Özek’in görüşleriyle geliştirerek faşizme kırk tür ad vererek, üstelik Marksist devlet teorisinin özüne aykırı olarak, şiddeti sadece bu devlet biçiminde “kurumlaştırmak” demokrasiyi cennette arayan küçük burjuvazinin hayalciliğidir. Çünkü devlet bizzat “şiddetin sürekli ve sistemleşmiş” (Lenin) bir ifadesidir. Yani “şiddet ve baskı” bizzat devletin içindedir, onun ifadesidir, bunu çekip aldın mı devlet kelimenin gerçek anlamında devlet olmaktan çıkar. Bu demokrasiden faşizme, oligarşiden monarşiye, her bir devlet biçiminin de bir özelliğidir. Ayrıca bir devlet biçimi olan demokrasiyi “burjuvazinin barışçıl yöntemlerle sürdürdüğü bir yönetim biçimi” sanmak, oligarşik devlet biçimi yerine, oligarşik yönetim, “yönetim metodu” vb. İsimler vererek yeni keşiflerde bulunmak teoriye yeni “katkılarda” bulunmaktadır. Devlet, sınıf ve sömürü arasındaki ilişkinin diyalektik ve tarihi materyalist anlayışıyla kavranılması olan Marksist – Leninist devlet teorisinde, Devlet tipleri, Devlet biçimleri ve devlet iktidarı ve devlet kurumları vb. Dışında “yönetim”, “hükümet”, “parlamento” ayırımlarına yer yoktur. Özellikle devlet ve iktidar (hükümet) ayırımını, devleti hakim sınıfın bir baskı ve sömürü aracı olarak, sınıf diktatörlüğü değil de, sınıflar üstünde bir uzlaşma aracı sanan küçük burjuvazinin dünya görüşüdür.
KURTULUŞ
- K. Marx, Kapital III. Cilt, aktaran Stanley W. Moore Devlet Kuramı, s. 26-27, Teori Yayınları.
- Lenin, Devlet, Aşama Dergisi, sayı 1
- Lenin, Devlet ve İhtilal, s. 48.
- Marx, aktaran Stanley W. Moore, s. 27 Devlet Kuramı.
- Engels, Almanya’da Köylü Savaşına 1874 Tarihli önsöz.
- Marx, Luis Bonaparte’in Onsekiz Brumaire’i.
- Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü, s. 27
- Lenin, age, s. 29
- Lenin, Emperyalizm, s. 147
- Lenin, age, s. 119
- Lenin, age, s. 148
- Lenin, Düşünceler, Aforizmalar, s. 147
- Lenin, Marksizmin Bir Karikatürü, s. 57



