Yeterince anlaşılamamış bir sorun olduğu için önce Kesintisiz II-III’te Öncü Savaşı’ndan ne anlaşılmakta olduğunu incelemek zorunluluğu vardır. Çünkü geçmişte THKP hareketine sempati duyup, bugün onun görüşlerini savunduklarını iddia edenlerin tümü, bu görüşleri kendilerince yorumlayarak, ona ait olduğunu zannettikleri çalışma tarzları öne sürmektedirler. Bizce bu iddia ile ortaya çıkan tüm görüşler, ya öncü savaşıyla neyin kastedildiğini gerçekten kavrayamamakta veya iyi niyetle devrimin pratik sorunlarına cevaplar getirmeye çalışmakta, ya da devrimciler için eleştiri-özeleştirinin ne anlam taşıdığını kavrayamamaksızın, bu görüşleri bir tabu düzeyine yükselterek, çayanizm yaratmaya çalışmaktadırlar. Bunların ötesinde, bu görüşe ait olmayan çalışma tarzlarının ona ait olduğu iddiasıyla, kıvırtmalara imkan sağlayabilmek için bilimi tahrif etme yoluna giderek devrimci kadroların bilimden uzaklaşmasına, kafaların karışmasına neden olmaktadırlar. Bu unsurlar, yapılan eleştirilere bilimsel bir çerçevede cevap vermek yerine ya duygusal ajitasyon yapmakta ya da sanki cevap veriyormuş gibi, eleştirilerin bütünden ayrı olduğunu, parça parça sağından kolundan tutulup çekiştirildiğini, tahrifat yapıldığını iddia ederek yan çizmektedirler.

Yapılan eleştiriler, elbette ki bütünlüklü olmak zorundadır. Parçayla bütünü açıklamaya çalışmak, olsa olsa formel mantığın işi olabilir. Parça, bütün diyalektik ilişkileri içerisinde ele alınmadıkça ne bütün ne de parça hakkında doğru bir bilgilenmeye ulaşılamaz. Şimdiye değin bizim yaptıklarımız bundan ayrı bir şey değildir. Yol Ayrımı başlıklı kısımda, geçmişle bağlantılı olarak l971’in genel bir değerlendirmesini yaptık ve özel olarak da THKP hareketi üzerine olan görüşlerimizi koymağa çalıştık. Bu değerlendirme İçerisinde 1971’in Türkiye devrimci hareketine kazandırdıklarına yine genel olarak değinip, THKP’nin yanlış bulduğumuz stratejik ve doğrudan doğruya stratejiyi ilgilendiren taktik ve teorik hatalarına dikkat çektik.

Bizim şimdiye değin ortaya koyduğumuz görüşleri bütünlüklü bulmayanlar oldu. Ancak cevaplarken bütünlüklü olduğumuzu kabul etmek zorunda kaldılar. Bu zorunluydu ve bizim görüşlerimiz de belirli bir bütünlük arz etmek durumundaydı. Özel olarak devrim anlayışı ve çalışma tarzı konusunda, genel anlamda şunlar söyleniyordu:

«Kitlelerle birlikte sürdürülmeyen her öncü savaşı oligarşi tarafından mutlaka yenilecektir, silahlı mücadelenin tek kurtuluş yolu olduğunu anlamamış olan kitlelerden, silahlı mücadelede destek beklemek bir hayal olur. Kitleler kendi deneyleriyle öğrenirler. Bugün reformistlere umutla bakan kitlelerden silahlı mücadelede destek beklemeye imkan yoktur. Belli bir siyasal mücadele içerisinde adım adım hazırlanmak, ona göre örgüt ve çalışma tarzları geliştirmek bir şeydir, bunlar olmadan siyasal mücadeleyi temel alarak silahlı propaganda ile sürdürmek bir başka şeydir.

«Siyasal mücadeleden silahlı mücadeleye geçiş, uzun bir hazırlık devresi gerektiren, çok büyük bir değişimdir. Eğer ayaklanmanın bir sanat olduğu söylenebilirse, bu sanatın esas içeriği mücadeleye, her aşamada siyasal koşullara uygun biçimler vermesini ve her dönemin siyasal mücadele biçimleriyle silahlı mücadele biçimleri arasındaki doğru ilişkileri muhafaza etmesini bilmektir. Başlangıçta siyasal mücadele esas görevdir, silahlı mücadele ikinci planda kalır. Daha sonra, silahlı mücadelenin anahtar rolü oynadığı ikinci aşamaya ulaşırız. Fakat bu dönemde bile silahlı mücadelenin ne zaman sadece bir bölge içerisinde, ne zaman ülke çapında anahtar rolü oynadığını açıkça tanımlamış olmak gerekir.» (Giap)

Burada çalışma tarzı ve devrim anlayışı konusunda oldukça açık ifadeler yer almaktadır. Eleştirirken kendi önerisini de ortaya koyan bir paragraftır bu.

«Kişi genellikle çaresizliğe düştüğü zaman sinirlenir» derler. Bu, ideolojik tartışmada bir o kadar daha doğrudur. Bugün bizim getirmiş olduğumuz eleştiriler karşısında, öz itibariyle söyleyecek söz bulamayan arkadaşlar, yazılarımızdaki özü bir yana koyup, genel olarak hata aramaya çıkmaktadırlar. Bu yolda yürümeye devam ettikçe, belki yazılarımızda bazı hatalar bulabilirler ama Türkiye sosyalist hareketine beş kuruşluk yararları olmaz. İşin doğrusu bizim muhtevada neler önerdiğimiz konusuna eğilmeleridir. Bu durum kendileri için olduğu kadar, Türkiye sosyalist hareketi için de yararlı olacaktır. Bu çerçeveye ulaşamadıkları sürece de daha bize çok «sinirleneceklerdir». Ama sinirlenmek, çamur atmak, suni çizgiler çizmeye çalışmak neye yarar. Bilimin yolu tektir. Yarın kabul edeceğimiz gerçeği, inatçılığı, kariyerizmi ve duygusallığı bir yana koymaya gayret ederek, bugünden kavramaya çalışsak, ya da şu anda kabul etmekte olduğumuzu ilan edersek, yapılması gerekeni yapmış oluruz.

Bu sözcükler, «Mahir Çayan’ın görüşleri arkasına saklanacak grup yaratılmasına engel olacağım» diyen, ve bu anlayışı paylaşmalarına rağmen, bugün bizimle olan ideolojik ayrılığı «bu arkadaşlar geçmişi eleştiriyorlar, ben ise geçmişe katılıyorum, işte aramızdaki ideolojik ayrılık budur» diyerek, belirlemeye çalışan ve şu anda bu çizginin üzerinde yer alan arkadaşlardır; ve aynı zamanda bu sözcükler, Kesintisiz Devrim II-III’ü geliştiriyoruz diyerek, onunla alakası olmayan, o çizgiyi çoktan terk etmiş olmalarına rağmen tam bir ideolojik kargaşa içerisinde, «geçmişi biz temsil ediyoruz» iddiasında olan arkadaşlaradır. 

Davulun sesini uzaktan tatlı tatlı dinleyenlere, hedefe tek bir kurşun atmışlar mıdır, onu sorarız. Gerilla üzerine uzun uzun yazılar yazıp, sağa sola korkaklık, pasifizm yaftası yapıştırmak kolaydır ama, sosyal pratik insanın çanına ot tıkar. Geçmişte de çok rastlanılmıştır, «halk savaşı, halk savaşı» diye haykırıp zamanı geldi denilince de «ayakkabılarını boyatmaya gidip», bir daha görünmeyenlere; Kızıl bayraklı gazeteler çıkartıp, ayaklanma çağrısı yapıp, sonra da «biz devrimci harekete lazımız» deyip, kızıl bayrak yerine, beyaz çarşaf çekenlere; tehlike geçince yeniden aslan kesilenlere. Tarih bunları da yaşadı. Yeniden de yaşayacağı muhakkaktır. 

—   II —

Kesintisiz Devrim’de mücadele yöntemleri genel olarak dünya ve ülkenin tahlillerine dayanılarak getirilmekte, doğru bir noktadan yola çıkılmaktadır. Buna dayanarak ülkenin ekonomik ve siyasal durumu tahlil edilerek önemli bir sonuca ulaşılmaktadır:

Ülkenin ve kitlelerin durumu konusundaki bu son derece önemli değerlendirme kavranılmadıkça, öncü savaşının anlamı kavranılamaz.

«… Kısaca özetlediğimiz bu yeni sömürgecilik metodu, bir yandan emperyalizmin ülkeye iyice yerleşmesi (yani emperyalizmin sadece dışsal bir olgu değil, aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmesi) sonucunu doğururken, öte yandan geri bıraktırılmış ülkelerde, geçmiş dönemlere kıyasla izafi olarak -feodalizmin etkin olduğu, eski sömürgecilik dönemine kıyasla- belli ölçülerde pazarın genişlemesine paralel olarak toplumsal üretim ve nispi refahı arttırmıştır. (abç)

«Bunun sonucu olarak, geri bıraktırılmış ülke içindeki çelişkiler görünüşte yumuşamış (feodal döneme kıyasla) halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur.» (abç) (Bütün Yazılar, S. 333)

Gördüğümüz gibi doğru bir anlayışla determinizmden yola çıkılmaktadır. Feodal döneme göre toplumsal üretim artmış, bu artış haliyle nispi bir refah yaratmış ve bu nispi refaha paralel olarak da ülke içerisindeki çelişkiler yumuşamıştır. Burada, tahlilin en önemli noktasına gelmiş oluyoruz. Devrimi yaratacak olan güçlerin hakim sınıflar karşısındaki durumu determinist bir yön, yani doğrudan doğruya ekonomiye bağlı bir yön ile tespit edilmektedir. Kitlelerin düzene karşı olan tepkilerinin yumuşamış olduğu söylenirken, haliyle bu tepkilerin ifadesi olan kitlelerin kendiliğinden gelme eyleminin de gerilemiş olacağı zımnen kabul edilmektedir. Bu aynı zamanda kitlelerin siyasetten de uzaklaşmaları, devrimci harekete karşı ilgilerinin azalması anlamına da gelir. Zaten Kesintisiz Devrim II-III’te de durum bu şekilde tespit edilmektedir.

Determinist yan bu şekilde tespit edildikten sorma, buna bağlı olarak kitlelerin düzene karşı olan tepkilerinin yumuşamasında etken olan diğer faktörler de ele alınmaktadır.

«Emperyalist işgal gizlendiği için -emperyalizm aynı zamanda içsel bir olgu haline geldiği için- halk kitlelerinin milliyetçi tepkileri, gavur alerjisi nötralize olmuştur.» (Bütün Yazılar, S. 333)

Görüldüğü gibi birinci alıntıda sınıfsal tepkilerin yumuşama nedeni getirilirken, burada da ulusal tepkilerin yumuşaması dile getirilmektedir. Objektif olarak bu durum söz konusu iken, yeni sömürgeciliğin bir başka özelliği olarak da:

«Ülke içindeki pazarın genişlemesine paralel olarak şehirleşme, haberleşme ve ulaşım çok gelişmiş ve ülkeyi ağ gibi sarmıştır. Eski dönemlerdeki halkın üzerindeki zayıf feodal denetim… yerini çok daha güçlü devlet otoritesine bırakmıştır. Oligarşik devletin ordusu, polisi ve de her çeşit pasifikasyon ve propaganda araçları ülkenin her köşesinde egemenliğini kurmuştur…»  (age, S. 334)

Bütün bu objektif ve subjektif faktörler birleştirilerek suni denge daha da detaylandırılmış olmaktadır:

«Artık geri bıraktırılmış ülkelerdeki oligarşik devlet aygıtı, mevcut üretim ilişkilerini -buna ülkedeki üretim ilişkileri iç dinamikle gelişmediği için, emperyalist üretim ilişkileri (16) (abç) demek yanlış olmayacaktır- uzun bir süre koruyabilecek seviyeye gelmiş, bu ülkelerdeki halk kitlelerinin, özellikle geniş emekçi yığınlarının tepkileri pasifize edilerek, bu tepkiler ile oligarşi arasında suni bir denge kurtulmuştur.» (Bütün Yazılar, S. 334)

Zaten «nispi refahın» artışıyla zayıflamış olan tepkiler, güçlü oligarşik devlet aygıtının çeşitli yöntemleriyle kolayca denetim altına alınabilmekte ve bu durum uzun süre muhafaza edilebilmektedir. Her ne kadar Suni olan bir dengeden söz edilse de tanımlanan olay birinci olarak bir denge değil, halkın aleyhine olan bir dengesizliktir; oligarşinin üstte, halkın altta olduğu bir dengesizliktir. Denge sözcüğünün kullanılışındaki asıl amaç, zayıf tepkileriyle halkın altta, oligarşinin ise üstte olduğu bir durgunluk durumunun sürüp gittiğini anlatabilmektir. İkincisi, bu durum, suni olarak nitelendiriliyorsa da objektif bir temele, ekonomik bir temele sahip olan bir olgudur, çünkü «ekonomik yapının getirdiği tepkileri yumuşatmasının» bir ürünüdür.

Bütün bu söylenenleri toparlayacak olursak, şu sonuca ulaşırız:

Kitleler; «nispi refahın sonucu bir rahatlama içerisinde», «günlük maişet derdi içinde kaybolmuş», «emperyalist yayınla şartlanmış», «düzenin şu ya da bu partisine umudunu bağlamış», uyuşuk, pasifist, «apolitik» bir durumdadır.

Kitlelerin durumu bu şekilde tespit edildikten sonra Kesintisiz Devrim II-III’te şu sorular sorulmaktadır:

1) Emperyalizmin işgali altında olan ülkelerde emperyalizm ve oligarşiye karşı mücadele nasıl yürütülecektir?

2) Oligarşi ile halkın memnuniyetsizliği ve tepkileri (17) arasındaki suni denge hangi mücadele biçimi temel alınarak bozulacaktır?

3) Halkı devrim saflarına çekmek için hangi mücadele metodunu temel olarak seçeceğiz?

4) Geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının temel aracı hangi mücadele biçimi olacaktır. (Bütün Yazılar, S. 339)

Birinci nokta hariç, diğer üç nokta yukarıda açıklanan durumda bulunan kitlelerin devrim saflarına kazanılması için hangi mücadele metodunu temel almalıyız sorusunu ortaya getiriyor. Bu soruyu cevaplayabilmek, emperyalizm ve ülkenin tahlili, devrim, çalışma tarzı ve örgüt konularında etraflı bir inceleme ile mümkün olabilirdi. Kesintisiz Devrini II-III’te de böyle yapılmıştır. Üçüncü bunalım dönemi, ülkenin koşulları incelenerek bu koşullarda geçerli olacak devrim, çalışma tarzı ve örgüt anlayışları getirilmiştir. Soruna yeni cevaplar getirmeye zorlayıcı yan, gerçekten dünyanın 1955’lerden sonra, yani üçüncü bunalım dönemi dediğimiz dönemde yeni özellikler arz etmesiydi. Bu yeni özellikleri, muhtevada arıyoruz demek, Leninizmi aşıyoruz, Leninizm geçtiğimiz dönemin Marksizmi idi demekti ki, bu Marksizmle özde çelişme anlamına gelirdi. Kesintisiz Devrim II-III’te böyle bir iddia söz konusu değil. Tam tersine:

«…Emperyalizmin özü değişmemiştir. Değişen emperyalistler arası ilişki ve istismar biçimidir. Bu bakımdan, emperyalist dönemin Marksizmi olan Leninizmin evrensel tezleri, emperyalizm bir sistem olarak çökene kadar geçerlidir.» (B. Yazılar, S. 336) denilerek, devrim sorunu Leninist kavramlar temel alınacak tartışılmaya ve genel bir devrim teorisine ulaşılmaya çalışılmaktadır.

EVRİM-DEVRİM VE MİLLİ KRİZ

Kesintisiz Devrim II-III’te ele alınan Leninist kavramların başında Milli Kriz sorunu gelmektedir. Daha önce «Kurtuluş»un ikinci sayısında tartıştığımız evrim ve devrim aşamalarının iç içeliği de buradan kaynaklanmaktadır.

Birinci olarak marksist devrim teorisi anlatılırken:

«Lenin’in ayrımına göre, devrim aşamasında olunabilmesi için: 

a) proletaryanın bilinç ve örgütlenme seviyesinin devrim için yeterli olması şarttır. (devrimin subjektif şartlarının uygun olması şarttır) 

b) ezeni de ezileni de etkileyen bir Milli Bunalımın olması şarttır.» (age, S. 317) diye sorun ortaya konulmaktadır.

Aynı milli bunalım kavramının, üçüncü bunalım döneminde emperyalizmin işgali altındaki ülkeler için (açık ve gizli işgalin aynı sonuçları doğurduğu kabul edilerek) aldığı biçim incelenmektedir.

«Bu ülkelerdeki emperyalist hegemonya bağımsız bir milli burjuvazinin gelişmesine engel olduğundan ülke kapitalist bir ülke olsa bile, var olan kapitalizm kendi iç dinamiği ile gelişmediğinden çarpıktır, emperyalizme göre biçimlenmiştir. Emperyalist hegemonya toplumun kendi iç dinamiği ile gelişmesine engel olduğu için ülke alt yapı ilişkilerinden üst yapısına kadar, milli bir kriz içindedir.

«Bu milli kriz, tam anlamı ile olgun değildir. Ancak şu veya bu ölçüde vardır. Var olan bu krizin derinleştirilip olgunlaştırılması, tamamen o ülke devrimcilerine bağlıdır.» (age, S. 321)

Burada söz konusu edilen milli krizin Lenin’in koyduğu milli krizden farklı olduğu:

«Bütün geri bıraktırılmış ülkelerin pasifistleri Lenin’in klasik tanımına (abç) dört elle sarılırlar.» (age, S. 322) denilerek anlatılmaktadır. Ancak bu olgunlaşmamış olsa da yukarıda açıklanan şekilde bir milli krizdir.

Bu milli kriz kavramından hareketle, subjektif şartlar söz konusu edilmeksizin evrim ve devrim aşamaları arasındaki bir ilişkiye geçilmekte ve bunun sonucu olarak da silahlı eylemin objektif şartlarından söz edilmektedir.

«Emperyalist hegemonya altındaki bütün geri bıraktırılmış ülkelerde milli kriz, tam anlamı ile olgunlaşmamış olsa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir.» (age, S. 321)

Yukarıdaki alıntı bir mantık zinciri şeklinde, emperyalist hegemonyanın sürekliliğini, dolayısıyla sürekli bir milli krizi, sürekli bir devrim durumunu, her zaman için evrim-devrim aşamalarının iç içeliği ve sürekli olarak silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyetini ortaya koymaktadır. Yani bu zincir sürekli devrim durumunun varlığı sonucu evrim-devrim aşamalarının iç içeliğini de sürekli kabul etmekte ve ayrı bir evrim dönemini tanımamaktadır. Bu noktada evrim-devrim aşamalarının iç içeliğini kabul edip de ayrıca bir evrim döneminden söz eden arkadaşlar için devrimci dürüstlüklerini koruyabilmeleri açısından hayati önem taşımaktadır. 

Buraya kadar olan kısımda dört önemli noktayı tespit ettik:

I — Suni denge

II — Sürekli milli bunalım

III — Evrim-devrim aşamalarının her zaman iç içeliği

IV — Silahlı eylemin objektif şartlarının her zaman var olduğu.

Bunlar içerisinde hangi mücadele yönteminin seçilmesinin gerektiğini belirleyen -Bir soyutlamaya giderek- birinci ve dördüncü noktalardır. Bu sonuca varabilmek için daha önce sorulmuş olan dört soruyu hatırlamamız gerekir.

«Oligarşi he halkın memnuniyetsizliği ve tepkileri arasındaki suni denge (abç) hangi mücadele biçimi temel alınarak bozulacaktır.» (age, S. 338)

Eğer devrimciler halkın kurtarıcıları değil de onunla birlikte kurtuluşu arayan insanlarsa ve devrimci mücadele onlarla birlikte sürdürülecekse, her şeyden önce «politikayla ilgilenmeyen», «uyuşuk», yani suni denge koşulları içerisinde olan kitlelerin bu durumdan çıkarılması gerekir ki, devrimci hareket içerisinde yer alsınlar.

İşte Kesintisiz Devrim II-III’ün silahlı mücadele konusunda ortaya getirdiği özgün anlayış yukarıda anlatılan «suni denge»nin kırılması anlayışıdır ve suni dengenin de ancak silahlı propaganda sayesinde kırılabileceğini, başka mücadele yöntemlerinin suni dengeyi kırmak yerine onu devam ettireceğini Kesintisiz Devrim II-III şöyle anlatır:

«..bu tip ‘klasik kitle’ çalışması (18) ile ekonomik-demokratik mücadeleyi, politik mücadeleye dönüştürmek isteyen örgütler, düşmanın askeri üstünlüğü ve baskısı karşısında güçsüzlüğe düşecekler, giderek iyice sağa kayacaklardır.

«Bu yol ‘oligarşik diktatörlük ile halktan gelen baskı arasında kurulmuş suni dengeyi bozacak yerde onu devam ettirecektir.’» (Che) (age, S. 340)

Bugün hem Kesintisiz Devrim II-III’te savunulan görüşleri savunduklarını iddia eden, hem de suni dengeyi kırmak için yapılması gereken silahlı propagandadan kaçan arkadaşların dayanağı Kesintisiz Devrim’de karşı çıkılan «asgari örgütlenme»dir. Niçin söylediğinizi yapacak kadar dürüst olamıyorsunuz sorusuna verilen cevap; ya «henüz parti yok», ya da «asgari örgütlenme» olmakta ve bu sözcüklerin arkasına sığınarak günler, aylar, hatta yıllar geçmektedir.

Doğrudur. Kesintisiz II-III partisiz bir silahlı propagandayı savunmamaktadır. Ama aynı zamanda partinin savaşa savaşa kurulacağını belirtmekte ve hiç de parti kavramının biçimiyle ilgilenmemektedir. Onu ilgilendiren partinin muhtevası ve yerine getireceği işlevidir. Bu konuda THKP pratiği en açık delildir. THKP belirli bağlarıyla son derece küçük bir azınlık tarafından kurulmuş ve siyasi çizgisini hayata geçirmeye çalışmıştır.

‘26 Temmuz Hareketi’ de Sierra Maestra’da mücadeleyi çok küçük bir azınlıkla başlatmıştır.

Kesintisiz Devrim II-III bu konuda şöyle diyor:

«Bu dönemde bir devrim olmuştur. Ve bu devrimi yapanlar, işe silahlı propagandayı temel çarpışma biçimi olarak alıp, öncü savaşı ile başlamışlardır. Bu tarihsel durumun bu Leninist çalışma biçimini temel alan devrimci hareketler, bugün dünyanın kırlık bölgelerinde halkların kurtuluş destanını yazmaktadırlar.» (age, S. 338)

Bu paragraf aynı zamanda mücadeleye ne zaman ve neyle başlanılması gerektiğini de açıklığa kavuşturmaktadır: işe silahlı mücadele ile başlamak. Dergi çıkararak değil!

Her ne kadar belirttiklerimiz Kesintisiz Derim II-III’e göre neyle, nasıl başlamak, yani çalışma tarzı ve partinin nasıl olması gerektiği konusuna yeterince açıklık getiriyorsa da «asgari örgütlenme» konusundaki görüşleri de aktarmakta yarar var. Yapacağımız aktarma, Kesintisiz Derim II-III’ü savunuyoruz diyerek söylediklerini göz ardı edenlere çok önceden verilmiş çok iyi bir cevap niteliğinde de olacaktır. Biraz uzun olsa da aktaralım:

«Elbette bu yoldan gidildiğinde de görünüşte bazı ilerlemeler olacaktır. Ancak, bu yolun savunucuları giderek, başlangıçta savaşçı niteliklere sahip olsalar bile, bu niteliklerini kaybedecek, yozlaşacak ve giderek bürokratlaşacaklardır. Yitirilen devrimci öz ve de pasifize edilmiş beş-on emekçi; işte bu görüşün yolu basitleştirilince budur. *

«*Bu çizginin kitleleri bilinçlendirme politikası:

  • Merkezi periyodik bir yayın organı (abç) (Siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak)
  • Broşürler (abç)
  • Nakil ip görevini yapan merkezi organın dağıtım şebekesinde, mahalle birim alınarak bürokratik kademelerini kurma.
  • Ve de sözde askeri hareketlerin (silahlı propaganda da değil!) asgari örgütlenmesi. (abç)

«Bütün bunlara revizyonistler stratejik örgütlenme derler. Önce bu sözde stratejik örgütlenme için çalışır. (abç)

«Ancak oligarşinin baskı ve tenkil politikasının ağır şartları altında:

  • Merkezi periyodik yayın organı ve broşürler çıkarmak.
  • Klasik sözde kitle çalışması ile devrimin ‘taze kuvvetlerini’ oluşturmak.

«Henüz oluşum halinde olan ve asla da stratejik örgütlenme aşamasında olmayan örgütün yöneticilerinin ve önde gelen üyelerinin çalışmalarını, dergi ve broşür çıkarmaya ve dağıtmaya teksif eder. (abç)

«Karşı devrimin baskı şartları altında örgüt bir türlü silaha sarılacak seviyeye gelemez. Zaman geçer.

«Asgari örgütlenme (abç) için şartlar bir türlü hazır olamaz. Giderek örgüt tam bir bürokratizmin batağına saplanır. Üyelerdeki savaşçı ruh (eğer varsa) yiter, elemanlar merkezi organın çıkmasını bekleyen gazete bayilerine dönerler. Dağıtılması güç, okuyucusu fazla olmayan gazete bayileri halinde ‘işçi-köylü bölge komiteleri’ iki, üç sözde yönetici pasifistin (abç) gevezelik, entelektüel tartışma ve de rapor alan, rapor veren bir bürokratik mekanizması haline dönüşür.

«Aşırı gizlilik ile gevezelik ve laçkalık beraber gider. İllegalitenin çarkları pasifizm adına döner. Arada bir hazırlop para gaspı işi olursa, merkez birkaç kişiyi tayin ederek bu işin yapılmasını organize eder. Böylece örgütün çok yönlü çalışmayı başarı ile yürüttüğü kanısına varılır. Haftalar, aylar (dikkat edilsin, yıllar demiyor, haftalar aylar diyor-Kurtuluş), stratejik örgütlenmeyi ve de askeri eylemler içim asgari örgütlenmeyi (abç) tamamlama hikayesi ile, ‘büyük işler planlanıyor’ kanısı içinde, gevezelik, yazı çizi işleri ile geçer.

«İşte silahlı mücadeleye sözde evet diyen pasifizmin çalışma tarzı pratikte budur.» (age, S. 340-41)

Bu kadarı, dedikleri ile -ki dedikleri de arapsaçına benzer- yaptıkları arasında tutarlılık olmayanlara Kesintisiz Devrim II-III’ün verdiği en iyi cevaptır. Geçmişte bu işi yalnızca PDA yapardı. Bugün THKP’nin prestiji yenilerini bu çizgiye ekledi. Söylenecek daha fazla söz olduğunu zannetmiyoruz. (19)

Gördüğümüz gibi Kesintisiz Devrim II-III’de özgün öncü savaşının yani silahlı propagandanın görevi her şeyden önce suni dengeyi kırmaktır. Ve temel mücadele metodu olarak kabul edilmektedir. Bazıları temel mücadele metodunun hayata geçirilmese dahi gene de temel mücadele metodu olarak kalabileceğini iddia etmek cüretini gösterdiler. Bu cevaplandırmaya dahi değmeyecek ölçüde büyük bir zırvalıktır. Nominalistler gibi, kelimelerin yok o anlama değil de bu anlama geldiğini, onun aslında göründüğü gibi olmadığı şeklinde bir yığın zırva yumurtlanabilir. Ama temel mücadele, temel mücadeledir ve hayatta cereyan edene biz mücadele deriz; Hayalperestlerin kafalarındaki zihin antrenmanlarına değil. Bu konuda biraz önce aktardıklarımız da sorunu böyle almaktadır. «Asgari örgütlenme», «stratejik örgütlenme»,

«parti», «temel mücadele hemen hayata geçmez» iddialarına verilecek cevap verilmiş, geliştirmeye, yoruma yer bırakmayacak bir kesinlikle de işe silahlı propaganda ile başlamak gerektiği vurgulanmış, ayrıca arkadaşlarımın anlamakta zorluk çekmesinler diye de hayata geçirilmiştir!

EVRİM VE DEVRİM AŞAMALARI

«Kesintisiz Devrim»de üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da silahlı mücadelenin doğruluğu ve haklılığı anlatılırken «evrim ve devrim aşamalarının iç içeliği» üzerine getirilen görüştür. Bu ifadenin ne anlama geldiği, doğruluğu yanlışlığı sorununu geçmeden önce, evrim ve devrim konusu üzerinde bulanıklığa yer bırakmamak amacıyla, Marksizmde bunların ne anlama geldiği konusunda bir ön açıklamanın zorunlu olduğuna inanıyoruz. Bu açıklamayı yaptıktan sonradır ki, kesintisiz devrimde bunların ne şekilde ele alındığı sorununa geçeceğiz.

MARKSİZME GÖRE EVRİM VE DEVRIM NE DEMEKTİR?

Metafizikçilerden ayı olarak, diyalektikçilere göre gelişme, niceliklerin üst üste yığılmasıyla gerçekleşen bir büyüme olarak değil de belli bir seviyeye kadar biriken niceliklerin yeni bir niteliğe ulaşması olarak da görülür.

Yani diyalektiğe göre, hareketin evrimci ve devrimci olmak üzere iki biçimi vardır. Kısaca söylemek istersek, gelişme nicel birikimlerin sıçramayla yeni bir niteliğe ulaşması demektir. Her yeni niteliğe ulaşmak için asgari bir nicel birikimin zorunlu oluşu da «zorunluluk» denilen tabiat yasası gereğidir. (20) Bu, şu demektir: Bazı koşullar bir araya gelmeksizin belirli bir sonuç ortaya çıkamaz, yani yeni bir şey elde etmek istiyorsak onu oluşturacak asgari koşulları bir araya getirmek zorundayız. İşte her «nitel değişikliği zorunlu kılacak asgari nicel birikim» derken kastedilen de budur.

Nicel birikimler belirli bir seviyeye ulaştığında bir sıçramayla, bir alt üst olutla, bir buhranla yeni bir niteliğe ulaşırlar. (21) Yani nitelik değişikliği bir patlama, sıçramadır. Ancak bunun da belirli sınırlamaları vardır. Her nitelik değişikliği bir patlama bir alt üst olup şeklinde gerçekleşmeyebilir. Belirli koşullar altında nitel değişiklik dereceli olarak adım adım da gerçekleşebilir. Bu konuda Stalin, «Son Yazılar»ında, sosyalist toplumda kırdaki eski burjuva ekonomik düzenin, patlamalı olarak değil de bu düzenden sosyalist düzene tedrici bir geçişle yeni bir niteliğe ulaştırılmış olduğunu anlatır. Ve bunu da kendisi «dereceli nitel değişiklik» olarak adlandırır.

İster dereceli ister sıçramalı olsun her nitel değişiklik asgari bir nicel birikimi zorunlu kılar. Aksi düşünüp belli bir olguyu yaratmak için gerekli olan unsurların bir araya getirilmesi zorunluluğunun inkarı, niteliğin yoktan var edilebileceği iddiası, yani salt metafiziktir. Üç oksijen atomunu bir araya getirmeksizin ozon (03) yapmak mümkün değildir. Nitel değişiklikte belli bir nicel birikimin gerekliliği sorununda ozon örneği çok açık olmasına karşın plastik maddelerin ergimesi sorunu biraz daha karmaşık gibi görünür ve yanlış olarak dereceli nitel değişikliğe örnek olarak gösterilir.

Bilindiği gibi plastik, yumuşayarak ergir, sıvı hale geçer. Plastik maddelerdeki bu yumuşama gözle görülür bir biçimde olmasına karşın demirde bu kadar bariz değildir, ama aynı olgu söz konusudur. Bunun böyle olduğunu insanlar ta ilk çağlarda keşfetmişler ve demiri işleyebilme olanağım bulmuşlardır. Bu yumuşama bütün maddeler için şu veya bu ölçüde olmak üzere geçerlidir. Önünde bu olay molekülleri birbirine bağlayan enerji karşısında, moleküllerin ısı yoluyla kazandıkları hareket enerjisinin giderek bu bağları koparacak güce yaklaşması olayıdır. Katı dediğimiz madde belli bir seviyede kazanmış olduğu hareket enerjisiyle eski şeklini muhafaza edebiliyorsa -yumuşamış olsa da yani eski şeklini değiştirebilmek için parmakla bastırmanın (mumda) veya çekiçle vurmanın (demirde) yeterli olduğu bir düzeye gelmiş olsa da- yine de katı haldedir, nitelik değiştirmemiştir. Bu hareket enerjisi seviyesinde, nitelik değiştirebilmek için, yine bir miktar ısıya ihtiyaç vardır. Olaya bu şekilde bakıldığında daha önce söz konusu ettiğimiz, her nitelik değişikliği için belirli bir niceliğin birikmesi gerektiği olgusu aynen geçerli olur.

Stalin’in sözünü etmiş olduğu «dereceli nitel değişiklik»le örnek olarak almış olduğumuz olayın herhangi bir bağlantısı yoktur. Stalin bu konuda aynen şöyle diyor:

«Sekiz-on yıllık bir süre içinde ülkemizin tarımında burjuva düzeninden kişisel köylü işletmeciliği düzeninden, sosyalist kolhoz düzenine geçişi başardık. Bu, köyde eski burjuva ekonomik düzeni tasfiye edip, yeni bir sosyalist düzen yaratan bir devrim olmuştur. Oysa, bu köklü dönüşüm bir patlama yoluyla yapılmadı. (abç) Yani var olan iktidarın devrilmesi ile değil de eski kırsal burjuva düzeninden yeni bir düzene tedricen geçmekle (abç) yapılmıştır. Bu devrim bu şekilde yapılabilir, çünkü bu, yukarıdan yapılan bir devrimdi, çünkü bu, köklü dönüşüm var olan iktidarın teşebbüsü (abç) üzerine ve köylülüğün esas kitlesinin desteği (abç) ile başarıldı.»

(Stalin, Dilbiliminde Marksizm Üzerine, Son Yazılar, 1950-1953, S. 34)

Görüldüğü üzere Stalin burada nicelik birikiminin gerekli olup olmadığı sorunuyla hiç ilgilenmemektedir, «var olan iktidar», «köylülüğün büyük çoğunluğunun desteği» derken bunu apriori olarak kabul etmektedir. Stalin’in asıl ilgilendiği sorun dönüşümün ne şekilde yer almış olduğudur. Bunu belirtirken de bunun bir patlama olmaksızın gerçekleştiğini söylüyor. İşte zaten konunun önemli yanı da bu idi; yeni bir niteliğe geçerken bu geçişin patlamalı olup olmaması. Hepsi bu kadar.

Bütün bunlardan sonra bir kere daha hatırlatalım. Hareketin iki biçimi vardır: Niceliksel değişiklikleri ifade eden evrimci form ve niteliksel değişiklikleri ifade eden devrimci form. Stalin bunları tanımlarken şöyle der:

«İlerici unsurlar; günlük faaliyetlerini kendiliklerinden sürükledikleri ve eski düzeni, küçük, nicel değişmelere uğrattığı zaman, hareket evrimcidir.

«Aynı unsurlar, birleştikleri, bir tek görüşte davrandıkları ve eski düzeni yok etmek ve yaşamı nitel olarak değiştirmek, yeni bir düzen kurmak amacıyla düşman kampı süpürüp geçtikleri zaman, hareket devrimcidir. (Stalin, Anarşizm mi Sosyalizm mi? S. 16)

Ve yine Stalin, «Evrim devrimi hazırlar ve onun için elverişli zemini yaratır. Devrim ise evrimi sonucuna vardırır ve onun ilerideki aksiyonuna yardımcı olur.» (Anarşizm mi Sosyalizm mi? s. 16) derken sorunu daha da açık bir duruma getirir.

Hareketin bu iki formundan birini ortadan kaldıracak şekilde ilerleyen her düşünüp, kaderci bir biçimde yanlışlığa, gerçeği kavrayamamaya ve onu değiştirememeye mahkumdur. Gerçeği yakalayabilmek için muhakkak doğru öncüllerden (premis) yola çıkmak gerekir.

Yanlış öncüllerden yola çıkıp da tesadüfen doğruyu yakalayan tanrım talihli kullan da yok değildir. Ancak bizim işimiz bilimin Bilim tesadüfe ne ölçüde ve hangi anlamda yer veriyorsa biz de o ölçüde ona yer verebiliriz. Bütün bunlardan başka hareketin nicel ve nitel formlarını birbirine indirgeyen metafiziğe ait Doğurucu Evrim Teorisi yeninin niteliksel olarak doğuşunu kabul etmekle birlikte diyalektik karakterdeki kendinden gelişmeyi inkar eder. Devrimin bir önceki evrimde bulunan öncüllerini hesaba katmaz. Yani, yeni ortaya çıkan niteliği havadan getirir. Bu nedenle de metafiziktir.

EVRİM VE DEVRİM DÖNEMLERİ İÇ İÇE GİRMEZ!

Leninist kesintisiz devrim teorisi mücadeleyi iki evrede müdafaa eder. Bu elbette ki, bir tercih sorunu olmayıp, bu öğretirim felsefi anlayışından, diyalektik hare- ket anlayışından kaynaklanmaktadır. Marksizm, her tarihsel döneme ilişkin olarak da somut şartların somut tahlillerinden kalkacak, mücadelenin her iki evresine, evrim ve devrim dönemlerine ilişkin mücadele yöntemlerini açığa çıkartır. Hiçbir zaman da evrensel olarak geçerli olmak üzere birtakım mücadele kategorileri yara- tıp şunlar evrim dönemine aittir, şunlar da devrim dönemine diye bir ayrıma gitmez. Belirli somut koşullar içerisinde geçerli olacak son derece çeşitli mücadele yön- temlerini uykular. Yaptığı en temel ayrım hareketin iki formu olup bunlardan birinin evrimci bir diğerinin devrimci olduğu ve birincinin ikinciyi hazırladığıdır. Marksizm ayrıca şunu da öğretir: somut koşullar ne kadar değişik olursa olsun maddenin hareketinin evrensel ya- salar değişmez; hareketin iki biçimi olup birincisi (evrimci) ikinciyi (devrimci) hazırlar.

Kesintisiz Devrim II-III adlı broşürde ise evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmiş olduğu şu şekilde anlatılmaktadır:

1. «Devrim için dolambaçlı halk savaşının zorunlu durak olduğu emperyalist hegemonya altındaki geri bıraktırılmış ülkenin somut pratikleri, devrim sürecinin bu evreleri arasındaki ilişkilerde değişiklik yapmıştır.

2. «Bu tip ülkelerde devrim aşaması kısa bir aşama değil, oldukça uzun bir aşamadır. Evrim aşamasının nerede bittiği devrim aşamasının nerede başladığını tespit etmek fiilen imkansızdır. Her iki aşama iç içe girmiştir.

3. «Emperyalist hegemonya altındaki bütün geri bıraktırılmış ülkelerde milli kriz tam anlamıyla olmasa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir. 

4. «Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde, evrim ve devrim aşamaları, bu şekilde bıçak gibi birbirinden ayrılmazlar. Bu aşamalar birbirinin içine girmiştir.» Evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmiş olduğuna ilişkin bütün olarak kısaca yukarıdakilerden başka bir şey söylenmiyor. Bugün bunlar üzerinde akıl almayacak derecede diyalektik (!) açıklamalar getiriliyorsa da biz bu konuyu ortaya getirmiş olanlar ne demek istemiş onu irdeleyelim.

Yukarıya aldığımız dört paragraftan birincisi değişik koşullarda evrim ve devrim aşamaları arasındaki ilişkilerde değişiklik olabileceğini söylüyor. Halbuki diyalektik bize evrimle devrim arasındaki tek bir ilişkiden, birincisinin ikincisini hazırlaması ilişkisinden söz eder. Bu ilişkide de herhangi bir değişiklik söz konusu olamaz. İkinci paragrafta sözü edilen devrim döneminin daha uzun olması ise evrimle devrim arasındaki bir ilişki değil, olsa olsa devrim döneminin kendi karakteristiğidir. Zaten daha sonraki paragraflar, «ilişkiler» derken evrimle devrim aşamalarının birbirleri karşısındaki tek ilişkisinin söz konusu edilmiş olduğunu göstermektedir: Yani, birincisi ikincisini hangi ilişki içerisinde hazırlamaktadır: gerçekten bir nitel değişikliği sağlamak için, nitel değişiklik olmaksızın, nitel değişikliğin dışında bir düzeye kadar nicel birikimler sağlamak mı, yoksa bir yandan güç biriktirirken, nicel gelişim sağlarken onunla iç içe olarak nitel değişikliği de gerçekleştirmek mi? Bazılarına sorun bu kadar basite indirgenemezmiş gibi gelebilir. Çünkü ikinci ve dördüncü paragraflardaki cümleler farklı şeyler söylüyormuş gibi görünüp farklı yorumlara temel olabiliyor bugün. Ancak incelediğimizde göreceğiz ki bunlar yukarıda koyduğumuz sorunun yalnızca tamamlayıcı parçalarıdırlar.

İkinci paragrafta «evrim aşamasının nerede bittiği, devrim aşamasının başladığını tespit etmek fiilen imkansızdır» (22) ve dördüncü paragrafta da «evrim ve devrim aşamaları bu şekilde (yani Lenin’in koyduğu şekilde) bıçak gibi birbirlerinden ayrılmazlar» deniliyor. Bu iki cümle ele alındığında problemin sanki evrim döneminden devrim dönemine geçişle ilgili bir sorun olduğu zannedilebilir. Gerçekten bir geçiş döneminde hareketin tam olarak hangi noktada form değiştirmiş olduğunu tespit etmek, oldukça zor bir olgudur. Hele toplumsal olay gibi karmaşık bir süreçte böyle bir tespiti yapabilmek daha da zordur ve izafiyet söz konusudur. Bu nedenle de toplumsal olaylardaki dönüşümler gerçek dönüşüm noktasında olmasa da belirli sürelerle ifade edilirler. Lenin bunu şöyle ifade ediyor: «banka sermayesinin vb. tam hangi noktaya kadar geliştiğini, nicelikten niteliğe geçişin tam nerde olduğunu görmek olanağını veren ayrıntılı istatistiklere göz attık. Kuşku yok ki, doğadaki ve toplumdaki bütün sınır çizgilerinin koşullara bağlı ve değişebilir şeyler olduğunu söylemek bile gereksiz; bu bakımdan, söz gelimi, emperyalizmin ’kesin’ olarak ortaya çıktığı yıl, ya da on yıllık dönemi, tartışmak yararsız olacaktır.» (Lenin, Emperyalizm, S. 107)

Fakat Kesintisiz’de ele alınmış olan sorunun geçiş dönemi karakteristiğine ilişkin bir şey olmadığı, bu iki cümlenin de hemen altında yer alan sözlerde çok açık olarak görülmektedir: «Her iki aşama iç içe girmiştir.» «Bu aşamalar birbirinin içine gitmiştir.»

Üçüncü paragraftaki «evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir.» Sözü, bu «iç içe girmişliğin» bir çalışma olduğunu anlayabilmek için ye- terlidir. Bu objektif şartlar bütün ikinci ve üçüncü bu- nalım dönemlerinde de var olduğuna göre evrim-devrim en azından, ülkemizde bir 50 yıldır iç içedir. Yani ayrı bir evrim yaşamamışızdır. Bu noktaya, «öncü savaşının suni dengeyi bozma görevi» ışığında yaklaşır ve de «silahlı eylemin objektif şartlarının varlığıyla», «evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi»nin aynı anlamda kullanıldığını hatırlarsak evrim ve devrim aşamalarının iç içe girişinin bunların çakışması olarak görüldüğünü daha kolay kavrarız. Suni denge üçüncü bunalım dönemi ülkelerinde baştan beri var olan bir olgu olarak görülmektedir. «Suni denge hangi mücadele biçimi temel alınarak bozulacaktır?» sorusuna verilen yanıtta, bilindiği gibi «öncü savaşıyla» şeklindedir. Bu bize yalnızca ve yalnızca, öncü savaşını başlatabilecek bir parti olduğu taktirde her dönemde silahlı propagandanın temel mücadele yöntemi olarak ele alındığını, silahlı eylemin objektif şartlarının başından beri var olduğunu başka bir deyişle evrim ve devrim aşamalarının ta başından beri iç içe girmiş olduğunu, yani çakıştıklarını anlatır.

Bu nokta herhangi bir tartışmaya yer bırakmayacak ölçüde açıktır. Söz konusu edilen evrim ve devrim aşamalarının iç içe olması, hareketin evrimci formuyla devrimci formunun iç içe girip tek bir harekete indirgenmesidir. Nicel değişiklikle, nitel değişiklik tek bir hareket olarak sürmektedir. Hareketin öylesine tek bir biçime indirgenmesini diyalektik kabul etmez. Bunu savunan tek bir görüş vardı: O da yarının başında açıkladığımız doğurucu evrim teorisidir. Diyalektik dışıdır.

Bu görüşün, sağ sapmanın mücadeleyi evrim devrim aşamaları olarak ayırdıktan sonra evrim dönemini yaşıyoruz diyerek kendi pasifizmine evrim dönemini paratoner olarak kullanma çabasına karşı öne sürülmekte olduğu açıktır. Bu görüş mücadeleden kaçıp gidenlere karşı mücadeleyi sürdürmek isteyenlerin ortaya koyduğu bir çabadır. Buradaki temel motif silahlı mücadeleyi reddedenlere karşı silahlı mücadelenin her dönemde temel mücadele biçimi olduğunu teorik olarak kanıtlama çabasıdır. Halbuki daha önceleri «Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine» adlı yazıda evrim ve devrim dönemleri sorunu daha farklı bir biçimde konulmuştu. Yazıda şöyle deniliyordu:

«Gerçekten de proletaryanın öz örgütünün olmadığı, devrimci işçi ve köylü kadrolarının ortaya çıkmadığı evre, evrim konağıdır. (23) İçinde bulunduğumuz dönemin ayırt edici özelliği ise budur. Proleter devrimcilerinin bu aşamadaki dili Almancadır. Her halükarda belli bir subjektif devrimci birikim oluşmadan ne Fransızca konuşulabilir ne de devrim konağında olunabilir.» (Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine, S. 72)

Kesintisiz Devrim II-III’de ise: «…emperyalist hegemonya altındaki bütün geri bıraktırılmış ülkelerde milli kriz tam olgunlaşmamış olsa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak var olması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir.»

Görüldüğü gibi evrim ve devrim aşamalarının iç içe girişinin temel nedeninin milli krizin sürekli olarak var olması olduğu söyleniyor. Bu neyi ifade eder onu inceleyelim.

Yazıda da belirtildiği gibi Lenin’e göre devrim aşamasında olunabilmesi için: a) Proletaryanın bilinç ve örgütlenme seviyesinin devrim için yeterli olması şarttır. b) Ezeni de ezileni de etkileyen bir milli bunalımın olması şarttır.

Bu iki şart her zaman için bir arada bulunmayabilir. Proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyi yeterli olduğu halde ezeni de ezileni de etkileyen bir   kriz olmayabilir ve tersi, milli kriz olduğu halde, devrimin yapılabilmesi için gerekli subjektif koşullar yok ise devrimcilerin de iktidar üzerine yürümesi imkanı ve devrim döneminden söz edebilme imkanı da yok demektir. Olgunlaşmamış olsa da salt bir devrimci durumun varlığı devrim döneminde olmayla özdeş tutulamaz. Kitleleri harekete geçirebilme olanakları yok iken iktidar üzerine yürümeye kalkışmak yürüyeni kitleden koparır var olan güçlerini eritip bitirir.

Lenin devrim durumu dediği olgunun (ekonomik ve politik buhranın) göstergelerini üç madde halinde sıraladıktan sonra şöyle diyor: «İradenin dışındaki bu objektif değişiklikler olmaksızın, yalnız tek tek gruplar ve partiler değil, tek tek sınıflar da, genel bir kural olarak ihtilal yapamazlar… her ihtilal durumu yukarıda belirtilen objektif değişikliklerin yanında subjektif değişikliğin de, yani bir buhran döneminde bile itilip düşürülmedikçe hiç bir vakit yıkılmayan eski hükümeti yıkacak (ya da yerinden uzaklaştıracak) kadar kuvvetli bir ihtilalci sınıfın ihtilalci yığın eylemi yapmaya yetenekli olması halinde çıkabilir.» (Proletarya İhtilali ve Dönek Kautsky, S. 16-17)

Kısacası devrim için gerekli subjektif koşullar yoksa, mücadele yöntemleri devrim dönemine, yani iktidarı ele geçirmeye ilişkin yöntemler yerine bu subjektif denilen koşulların yaratılması için gerekli olan yöntemler olmalıdır. Bunlar proletaryanın ve diğer emekçi sınıfların bilinç ve örgütlenme düzeyinin yükseltilmesinde, bunlarla sıkı bağlara sahip, geniş kitleleri siyasal eyleme sürükleme yeteneğine sahip proletarya partisinin yaratılmasında kullanılacak yöntemlerdir. Bu yöntemler, geniş siyasal kitle gösterilen, kitleleri ve kadroları burjuva ideolojisinin etkisinden arıtmak amacıyla sürdürülecek ideolojik mücadele, öz olarak ajitasyon, propaganda ve örgütlenme çabaları olarak sınırlanır ve bunlar da evrim döneminde temel mücadele yöntemleri olmak zorundadırlar. Bunlara destek olmak üzere her türlü araç somut şartları bağlı olarak yaratıcı bir biçimde kullanılır. Ancak bu dönemde kitleleri bilinçlendirme ve örgütlemenin temel yöntemi silahlı propaganda olamaz. Ayrıca bunu yürütecek gücü bulmakta imkansızdır. Hangi yöntemlerin temel, hangilerinin tali duruma düşeceği ise, insanların niyetleriyle değil, mücadelenin gelişim seyriyle belirlenecektir. 

Durum bu olduktan sonra, yani devrim aşamasında olunamadıktan sonra evrim ve devrim aşamalarının iç içe olduğunu iddia etmek mücadeleye ne getirecektir. Yukarıdaki subjektif koşullar olmadan temel alınan silahlı mücadeleyi kim yürütecektir? Pratikte gördüğümüz ve Kesintisiz Devrimde de belirtildiği üzere asgari düzeyde örgütlenmiş öncü müfreze olarak şehir gerillası. Gerillanın eylemleri önce halkın tepkileriyle oligarşi arasında kurulmuş olan suni dengeyi kıracak, bir yandan örgütlenmeyi geliştirirken, bir yandan da gücü yettiği ölçüde diğer mücadele yöntemlerini de kullanacak, kitlelerin bilinç düzeyini yükseltecektir. Ancak kitlelerin bilinç düzeyinin yükseltilmesi, onların burjuva ideolojisinin etkinliğinden kurtarma görevini silahlı propaganda yerine getirecektir. Çünkü Kesintisiz Devrim II-III’de ideolojik mücadeleden kadroların eğitiminin anlaşıldığı ifade edilmektedir. Bu durumda da kitlelerin eğitimi silahlı propagandanın görevi olarak kalmaktadır. Unutmayalım ki kulakları çarpan silah sesleri sosyalizme özdeş değildir. Silahın ne için atıldığını bilmek bilinç düzeyine bağlıdır. Sosyalizmin öğrenilmesi de bir eğitim sorunudur. Kitlelerin bilinçlendirilmesi sosyalizm tarafına kazanılması burjuva ideolojisine karşı sürdürülecek sürekli bir ideolojik mücadelenin ürünü olabilir. Siyasal mücadele bu silaha sahip olmadan başarıya ulaşamaz.

İşgalin gizli olduğu, ulusal kurtuluş bilincinin ancak ve ancak sınıfsal bir tabanda verilebileceği ülkemiz koşullarında, bugünkü çelişkilerin düzeyi ne olursa olsun halkı silahlı mücadele etrafında toplama çağrısı cevapsız kalacak bir çağrıdır. Oligarşiye karşı mücadelede silahlı eylemden başka hiçbir yöntemin kalmamış olduğunu kitleler ancak kendi deneyleriyle kavrayabilirler. Evrim dönemiyle devrim döneminin iç içe girdiği görüşü, görüldüğü üzere, «silahlı eylemin objektif şartlarının her dönemde varlığı» ve uygulanabilirliğini kanıtlama görüşüdür.

Burjuvazinin barışçıl yöntemlerle iktidarı terk etmeyeceği bir dönemde «mösyö burjuvazi silahı ilk çeken olmuştur» ve halk da buna karşı koymak üzere karşızoru kullanma hakkına sahip olmuş demektir. Unutulmaması gereken nokta ise bir hakkın doğması ile onun kullanılması arasındaki ayrımdır. Halk kendisini bastırmak üzere zor kullanan burjuvaziye karşı aynı zoru kullanma hakkına sahip olur. Ama bunu nasıl kullanacaktır? İşte sorun bu noktadadır. Bu hakkı kullanıp kullanmamak objektif koşullar yanında doğrudan doğruya, onun bilinç ve örgütlenme düzeyine bağlı bir olgudur.

Ancak sorun bunların ötesindedir. İktidar üzerine yürüyecek güce sahip olamadıktan sonra devrim aşamasının evrim araması içerisine sokulması hiçbir anlam taşımaz. Yapılacak bütün işler iktidarı ele geçirecek gücü yaratma çabasına bağımlı olduğu müddetçe bizler de evrim aşamasıyla bağımlıyız demektir.

EMPERYALİZMİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Lenin, işçi sınıfı hareketi içindeki genel bir ihanetin temellerine inebilmek amacıyla yaptığı incelemelerinde emperyalizm olgusunu beş esas niteliğine bağlı olarak şöyle tanımlıyordu:

«1.) Üretimin ve sermayenin yoğunlaşması öyle yüksek bir noktaya gelmiştir ki, ekonomik hayatta tayin edici rol oynayan tekelleri yaratmıştır. 2.) Banka sermayesi ile sanayi sermayesinin birleşip kaynaşması ve bu mali sermaye temeli üzerinde bir mali oligarşinin yaratılması, 3.) Emtia ihracından ayrı olarak sermaye ihracının istisnai bir önem kazanması, 4.) Dünyayı aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birliklerin kurulması ve 5.) En büyük kapitalist devletler arasında bütün dünyanın toprak bakımından paylaşılması tamamlanmıştır.» (Emperyalizm, S. 118)

Ancak Lenin, hemen bunun ardından yukarıda sıralanan ekonomik çerçeveyle sınırlı kalmanın emperyalizmin tam bir tanımını vermeyeceğim belirtiyordu:

«Aklımızda yalnız yukarıdaki tarifi sınırlayan temel, sırf ekonomik kavramları değil de bir de kapitalizmin bu aşamasının genel olarak kapitalizm bakımından tarihteki yerini veya emperyalizmle işçi sınıfı hareketi içindeki başlıca iki eğilimin ilişkisini tutarsak, emperyalizmin başka türlü tarif edilebileceği ve edilmesi gerektiğini ilerde göreceğiz. (abç)» (age, S. 118-118)

Görüldüğü gibi Lenin, emperyalizmin tam bir tanımına ulaşabilmek için, esas olarak onun işçi sınıfı hareketi içerisindeki eğilimlerle olan bağlantısının açığa çıkarılmasını gerekli görür. Ve şu sonucu ortaya koyar:

«..bir avuç çok zengin ülke hesabına yüksek tekel karları demek olan emperyalizm, proletaryanın üst tabakasının satın alınması için gerekli olun ekonomik imkanı yaratır ve böylece oportünizmi besler, biçimlendirir ve kuvvetlendirir. (abç)» (age, S. 140)

Bu noktada emperyalizmin kapitalizmin bir sahası olarak en tam tanımına ulaşmış oluruz. İşin asıl önemli yanı da işçi sınıfı hareketi açısından bu noktadır. Lenin, bu mekanizmanın işleyişini çok önceden izlemiş olan Marx’ın, Engels’e yazdığı 7 Ekim 1858 tarihli bir mektubundan yaptığı bir aktarmayla açıklar:

«İngiliz proletaryası fiilen gittikçe daha fazla burjuvalaşmaktadır. Öyle ki, bütün milletlerin en burjuvası olan bu millet burjuvazisinin yanı sıra bir burjuva aristokrasisine ve bir burjuva proletaryaya malik olma amacına açıkça yönelmektedir.» (age, S. 114)

O dönemde yalnızca İngiltere için bir gerçeklik olarak ortaya çıkan bu olgu, yirminci yüzyılın başlarında kapitalizmin ileri derecede geliştiği tüm emperyalist metropoller için genel bir durum haline geldi ve Lenin’in tarihin çöp sepetine gönderdiği İkinci Enternasyonal dönekliğinin maddi temelini teşkil etti. İşte Lenin bu gerçekliği, İkinci Enternasyonal oportünizminin maddi temellerini açığa çıkarabilmek, işçi sınıfı hareketini devrimci rayına oturtabilmek amacıyladır ki, emperyalizm olgusunu incelemiş ve emperyalizm çağının Marksizmi olan Leninizmin temellerini atmıştır.

İşçi sınıfı hareketinin bir bunalım içerisine girdiği her dönem, bu konudaki yeni teorilerle at başı gider. Bugün dünya üzerinde izlediğimiz gibi, işçi sınıfı hareketi genel bir bunalım yaşamakta, buna paralel olarak da en başta emperyalizm üzerine son derece değişik teoriler ve bunalımdan çıkış yolları ortaya getirilmektedir. Genel bir bunalımın varlığı Marksizme bulaşmış birçok aydında Lenin olma sevdaları yaratmaktadır. İzlenen olayın İkinci Enternasyonal oportünizminden temelde hiçbir farkı yoktur. İkinci Enternasyonal oportünizmi değişen zaman ve mekan koşullarında sadece elbiselerini değiştirmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm devlet, demokrasi, ileri demokrasi, devrim ve proletarya diktatörlüğü teorileri İkinci Enternasyonal döneklerinin savundukları ve Lenin’in tarihin çöplüğüne gönderdiği teorilerin aynı özü koruyarak değişik kılıklarla ortaya sürülmesinden başka bir şey değildir. Dünün sosyalist, sosyal demokrat partilerinin yerini bugün komünist partileri almakta ve sosyal demokrat partiler haklılıkla kendileriyle olan ayrılıklarının neler olduğunu sormaktadırlar.

Böyle bir durumun ortaya çıkmış olması şaşırtıcı görülmemelidir. Çünkü Lenin’in emperyalizmin işçi sınıfı hareketi üzerindeki etkileri konusunda getirmiş olduğu açıklamalar geçerliliğini aynen korumaktadırlar. Bir olayın, maddi nedenleri ortadan kaldırılmadıkça ortadan kalkmayacağını, bir dönemde bastırılmış olsa bile aynı maddi nedenler etkinliğini sürdürdüğü müddetçe yeniden ortaya çıkabileceğini her marksist en basit bir doğru olarak bilir. İşte bu nedenledir ki, bugün yeniden hortlamış olan revizyonizme karşı mücadelede her marksistin başvuracağı temel kaynak yine Lenin’dir. Bunun ötesinde çağın değişmiş olabileceği, emperyalizmin yeni karakterlere büründüğü gibi varsayımlarla yanlış doğrultularda ilerlemeye çalışmanın işçi sınıfı hareketine yeni sapmalardan başka bir şey getirmeyeceğini bilmek gerekir.

Emperyalizm yok olana kadar özünün değişmeyeceğini bilirsek, arayacağımız değişikliklerin de özde değil biçimde meydana gelebilecek değişiklikler olacağını da biliriz. Bu değişiklikler, emperyalizmin başlangıçtan beri var olan özelliklerinden bir ya da diğerinin ağırlık kazanması şeklinde niceliksel olgular olarak incelenmelidir. Yeni özelliklerin ortaya çıktığı ya da çıkabileceğini beklersek mutlaka muhtevaya ilişkin değişiklikler aramak zorunda kalırız ki, bu da Leninizmin aşılması, yeni bir çağ içerisine girişimizle özdeş tutulabilir.

Bu anlayışla, «emperyalizmin toptan çöküş çağı», «sosyalist ülkelerin belirleyici olduğu çağ» gibi teorilerle burjuvazinin değirmenine su taşıyan değişik sapmalar kendilerine maddi temel bulduklarını sanmakta, herhangi bir konuda karşılarına Lenin dikildiğinde, «dünya değişti», «bu soruna Lenin’le cevap getirilemez» şeklindeki ifadelerle Leninizmden kopmuş olduklarını açıkça ilan etmekten çekinmemektedirler. 

Bütün bu teoriler, Lenin’in getirmiş olduğu emperyalizm tahlilinin yetersiz olduğu iddiasını ya üstü kapalı ya da açık bir şekilde ortaya getirmekte; Lenin’in getirdiği analizlerde hangi eğilimlerin hız kazanıp, hangilerinin gerilediğini açığa çıkararak, bunun işçi sınıfı hareketi içindeki etkilerini inceleyecekleri yerde, emperyalizme yeni nitelikler atfetmekte, şu ya da bu şekilde emperyalizmin özünün değişmiş olduğu sonucuna varmaktadırlar.

Lenin’den günümüze değin emperyalizmin geçirdiği değişiklikleri kısaca gözden geçirecek olursak:

1. Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması daha da artmış; dünya üzerinde egemen olan tekellerin sayısı daha da azalmış, bunun yanında güçleri artmıştır. Bu özellik Lenin’in getirmiş olduğu sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması olayının devamından başka bir şey değildir. Bu durum ancak daha az sayıda tekelin dünya piyasasını ele getirmesi anlamına gelir. «Yoğunlaşma daima daha da ileriye gidiyor. Girişimlerin her biri, gittikçe daha fazla büyümektedir. Bir veya birçok çeşitli sanayi kollarında, gittikçe artan sayıda girişimler, yarım düzine büyük Berlin bankasının desteklediği ve yönettiği dev girişimler içinde birbirleriyle birleşiyorlar.» (Lenin, Emperyalizm, S. 13)

Sermayenin bu ölçüde büyümesi izafi anlamda pazarlarının da daralması, tekeller arası rekabetin daha da şiddetlenmesi anlamını taşır.

2. Sermaye ihracının ulaştığı boyutlar hemen hemen çağın başından bu yana on mislini aşmıştır. Bu nicel büyümenin yanında sermayenin ihraç biçimi konusunda belirli değişiklikler söz konusu olmuştur. Para sermaye yanında, patent, royalti, know-how gibi sermaye bileşenleri ihracın unsurları arasında büyük ölçüde yer almışlardır. İhraç edilen bu sermayenin en büyük kısmı metropollerin karşılıklı olarak birbirlerine ihraç ettikleri sermayeden oluşur. Bu doğrultuda bir eğilime zorlayıcı faktörlerden biri sömürge ve yarı sömürge ülkelerin bağımsızlığına kavuşmaları ve kapitalist pazarları mutlak anlamında daraltması ise, bir diğeri de kapitalist pazarın daha büyük ölçüde sermayeyi yutabilme olanağıdır. Bu nedenledir ki, ihraç edilen sermayenin en büyük kısmı metropol ülkelerine gitmektedir.

3. «Dünyayı aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birliklerin» (Lenin) daha da gelişmesi. Lenin’in getirdiği bu özellikle sanki sonradan çıkmışçasına, günümüzde emperyalizmi tahlil edenler uluslararası dev tekellerin yeni bir olgu yaratmış olduğunu, metropol devletlerinin yerini bu tekellerin almış olduğu iddiasını getirmektedirler. Bu iddialar, ne kadar ince akıl oyunlarıyla kanıtlanmaya çalışılırsa çalışılsın, her şeyin ölçütü pratik ise, bu pratik dünyanın paylaşılması olayının aynen Lenin’in belirttiği gibi «büyük devletler» arasında sürmekte olduğunu göstermektedir. Bu, özel tekellerle devlet tekellerinin kaynaşması ve tekellerin devlete egemen olmalarıyla daha da pekişen bir durumdur.

Bir başka teori ise, uluslararası tekellerin bunca büyümesini, emperyalizmin bütünleşmesi olarak yorumlamakta ve Lenin’in çoktan cevaplamış olduğu ultra emperyalizm tartışmasını yeniden gündeme getirmektedir. Bu da yukarıda açıkladığımız gibi, niteliksel bir durumu kendi niyetleri doğrultusunda yeni bir niteliğe ulaştırmaya çalışarak, tam anlamıyla Kautsky’nin çizgisine düşmektir.

Emperyalistler arası entegrasyon iddialarına verilecek en iyi cevap yine Lenin’de yer alıyor:

«Kautsky’nin içlerinde ultra emperyalizmin embriyosunu gördüğü uluslararası karteller, dünyanın paylaşılmasının ve yeniden paylaşılmasının, barış içinde yapılan bir paylaşmadan barışçı olmayan bir yolla yapılan paylaşmaya tersine bir geçişin örnekleri değil midir?» (Lenin, Emperyalizm, S. 128)

Uluslararası karteller içerisinde ultra emperyalizmin embriyonunu gören Kautsky için, bunları söyleyen Lenin, uluslararası tekellerde, uluslararası entegrasyonun embriyonu bir yana, döl verdiğini görenlere acaba ne söylerdi?

Ve Lenin bu sorunu şu şekilde bağlar:

«İnter-emperyalist veya Ultra-emperyalist ittifaklar ne şekil alırlarsa alsınlar, bu ittifaklar bir emperyalist grubun ötekine karşı birleşmesi veya bütün emperyalist devletleri kucaklayan genel bir ittifak olsunlar savaşlar arasındaki devrelere ait bir mütareke olmaktan başka bir şey olamazlar.» (age, S. 163) 

4. Kapitalizmin birinci ve ikinci genel bunalım dönemlerinde yaygın olan feodal-yarı feodal sömürge ülkeler, üçüncü bunalım döneminde yerlerini kapitalistleşmiş yarı sömürgelere terk etmektedirler. Geçmişe göre, yarı sömürge ülke devrimcileri açısından günümüzün önemli özelliği budur. Bu üçüncü bunalım döneminde peydahlanmış bir özellik değil, emperyalist sistemin var olan özelliklerinden birinin hız kazanmasıdır.

Lenin «Emperyalizm»de şöyle diyordu:

«Kapitalist emperyalizm çağının sömürge politikasından bahsetmekte olduğumuza göre, bu noktaya dikkat edilmelidir ki, mali sermaye ve onun buna uygun dış politikası ki, büyük devletler arasında dünyanın ekonomik ve politik paylaşılması için yapılmakta olan mücadeleye indirgenir, devlet bağımlılığının birçok geçici biçimlerini meydana getirir. Bu çağın karakteristiği, sadece başlıca ülkelerin sömürge sahipleri ve sömürgeler diye iki ana grup halinde ayrılması değildir; bir de şeklen siyasi bağımsızlığa sahip olan fakat gerçekte mali ve diplomatik bağımlılığın ağına yakalanmış bulunan çeşitli biçimlerde bağımlı ülkeler vardır. Bir bağımlılık biçimini, yarı sömürge (abç) az önce göstermiştik.» (age, S. 112)

Gördüğümüz gibi Lenin, yarı sömürge ülkeleri de çağın karakteristikleri arasında saymakta ve başka bağımlılık biçimlerinin de var olduğunu ve bunların değişebilirliğini ortaya getirmektedir. Elbette bu değişmelere neden olan ulusal ve uluslararası faktörler vardır. Eski tip sömürgeciliğin istisnai duruma düşüp yarı sömürge ülkelerin ve yeni sömürgecilik politikasının yaygın hale gelmesinin bir nedeni, emperyalistler arasındaki çelişkiler ise, temeldeki nedeni de bir ABD devlet başkanının söylediği gibi «atom bombasından daha tehlikeli bir silah olan ulusal kurtuluş savaşlarının» hız kazanmasıdır. Bu durum emperyalistleri zorunlu olarak ülkelerin sözde siyasal bağımsızlıklarını tanımak ve bu çerçevede yeni sömürgecilik ilişkilerini geliştirmek zorunda bırakmaktadır. Bağımlı ülke devrimcileri açısından en önemli olan nokta burasıdır.

Diğer bir önemli nokta ise, bu yarı sömürge ülkelerde, tarihi gelişme ve emperyalizmin bugün içerisinde bulunduğu duruma bağlı olarak kapitalizmin gelişmesi ve geliştirilmesi olayıdır.

«Bu geri kalmış ülkelerde karlar her zaman yüksektir; çünkü sermaye az, toprak fiyatları nispeten düşük, ücretler düşük ve hammaddeler ucuzdur. Sermaye ihracı imkanını bir miktar geri kalmış ülkenin şimdiden dünya kapitalist münasebetler sistemine çekilmiş bulunması olayı yaratmıştır. Oralarda başlıca demiryolları yapılmış veya yapılmaktadır. Ve sanayi gelişmesinin ilk şartları meydana getirilmiştir.» (age, S. 77)

«Sömürgelerde ve denizaşırı ülkelerde kapitalizm en büyük hızla gelişmektedir.» (age, S. 130)

Bu ifadeler açıkça göstermektedir ki sömürge ülkelerde kapitalizmin gelişmesi görülmeyen bir olay değildi. Gelişen kapitalizmin ilkelliğine bağlı olarak da sermaye, demiryollarına, hammadde kaynaklarını yönelmekteydi. Sermayenin ihraç alanları ülkedeki kapitalizmin gelişim seviyesine göre değişmiştir. Bu tarihi gelişim üçüncü bunalım döneminde, bağımlı ülkelerin eskiden olduğu gibi, feodal-yarı feodal ilişkiler içerisinde değil, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde olmasını getirmiştir. Bu gelişimde diğer önemli faktör, emperyalizmin sıkışan pazar sorunu karşısında daha geniş bir satın alma gücünü ve sermaye mas etme kabiliyetini gösteren kapitalist pazarın gelişmesini zorlamasıdır.

Yarı sömürge kapitalizmi elbette ki içinde bulunulan tarihi aşamadan gelişmeye başlayacaktı. Bu saatte kapitalizmin geçirdiği bütün safhaları yaşayamazdı. Çünkü metropolün bir uzantısı olarak gelişiyordu. Bu, doğal gelişim sürecini izlemekle beraber, kapitalizme geç geçmiş olan Almanya gibi ülkeler için de geçerlidir. Ancak aradaki büyük farklılık, bağımlı ülkelerde doğal kapitalist gelişme sürecine izin verilmeksizin metropolün ihtiyaçlarına uygun, temelleri olmayan ve her zaman için bağımlılık ilişkisini muhafaza edecek şekilde bir kapitalizmin geliştirilmiş olmasına izin vermiş olmasında yatmaktadır. Böyle bir yapı, metropoldeki kapitalizme göre çok daha büyük bir anarşiyi ve dengesizliği bünyesinde taşır. Ama son tahlilde kapitalist pazarın işleyiş yasalarına tabidir ve öyle işler.

Yarı sömürge ülkelerde böylesine bir kapitalist gelişme geçmişteki parçalanmış feodal denetim yerine, pazarı bütünleştirerek merkezi bir denetim yaratabilme olanağını doğurmuştur. Feodal parçalanma yerine merkezi otoritenin doğmasını sağlamasına rağmen bu bağımlı kapitalizm, aynı zamanda, metropol ülkelerine göre nicel olarak çok güçsüz olsa bile, geçmişe göre çok daha güçlü bir işçi sınıfını yaratmıştır.

Emperyalizm, bu ülkelerde kendisine bağımlı olarak gelişen bu kapitalizmin doğrudan doğruya içerisinde yer alırken, diğer yandan da askeri ve siyasi bağlantılar yaratmak suretiyle ülke içerisinde kendisi hemen hiç görünmeksizin gizli bir denetim mekanizması oluşturabilmiştir. Kendi askerleri yerine, işgali, ülkenin kendi askerlerine yaptırmıştır. Bu ülkelerdeki dayanağını birinci dereceden kendisinin bir alt modeli görünümünde olan tekelci burjuvaziye bırakırken, ülkedeki diğer en gerici sınıfları da kendi dayanakları içerisine almış ve bu en gerici sınıflar ittifakının çimentosu olmuştur. Tabii gelişim ve pazar ihtiyaçlarını bağlı olarak kapitalizm öncesi unsurları alt yapıda adım adım sınıf değişikliğine zorlayan bu bağımlı kapitalizm, onun üst yapıdaki etkinliklerinden yararlanmak zorunda; bu nedenle de ekonomik gücü zayıflamış olsa bile yarı feodal unsurlarla olan ittifakını sürdürmek durumundadır. İşte emperyalizmin ne kendi askerleri ne de doğrudan kendi yöneticileri söz konusu olmaksızın ülkedeki ekonomik ve siyasal hayatı yönlendirme şekline biz, emperyalizmin, iç olgu haline gelmesi diyoruz. Tabiatıyla işgalin böyle bir biçimine de gizli işgal adını veriyoruz.

Bu işgal biçimi her ülkenin kendi tarihi koşullarına bağlı olarak hayatta gerçekleşirken, muhakkak ki değişiklikler arz edecektir. Ancak, bir genellemeyle, bu durumun, yarı sömürge ülkelerin kurtuluş mücadelesi açısından getirdiği önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Mücadelenin ulusal plan yerine sınıfsal bir planda yürümesi ve iç savaş durumuna bürünmesi. İşte çağımızdaki kapitalistleşmiş yarı sömürge ülkelerin mücadelelerindeki en önemli karakteristik budur. Bu feodal parçalanmanın olduğu ülkelerdeki anti-feodal mücadelelerden, fiili işgal altında bulunan ülkelerdeki mücadelelerden son derece ayrı taktiklerin gündeme gelmesini getiren noktadır.

Ülkenin kapitalistleşmiş olduğunu, mücadelenin bir köylü devrimi olmaktan çıkıp, bir halk devrimi haline bürünmüş olduğunu tespit edip de hala yarı feodal ülkelerde verilen mücadeleleri örnek almaya çalışanlar, onların kopyacılığını yapanlar, emperyalizm ve ülke tahlillerini boş yere yapmaktadırlar. Çünkü bu tahlillerin sonuçları onlar için hiçbir şey ifade etmemektedir.

KURTULUŞ

Trend