Bugün Türkiye sosyalist hareketinde en “gözü kapalı” olanların bile gözden kaçıramayacakları gerçeklerden belki de en önemlisi Marksist-Leninist devlet anlayışının terkidir. Ve yine böyle bir devlet anlayışına bağlı olarak, diğer sorunların da alabildiğine karıştırılmasıdır; devrim, demokrasi, faşizm vb.

Her şeyden önce devletin, “bir sınıfın diğer bir sınıfı baskı altına alması, bir sınıfın diğer bağımlı sınıfları hakimiyeti altında tutmasını sağlayan bir araç” ve “bu aracın da çeşitli biçimlerinin varlığının” kavranması gerekliydi. Şüphesiz Marksistler devlete yaklaşımlarında, onun şimdiye kadarki fonksiyonlarını doğru analiz eder, fakat bu analizleri sonucu devletin gerçek içeriğinin saptanmasıyla yetinmeyip onun var olmasını gerektiren unsurların ortadan kaldırılmasıyla devletin de ortadan kalkacağı sonucuna varırlar.

Marksistlerin amacı sadece dünyayı kavramak değil, onu değiştirmektir. Fakat her şeyden önce değiştirilecek nesnenin tanınması, kavranması gerekir. Eğer biz devletin baskı ve teröre dayalı bir nesne olduğunu kavrayamazsak, baskıyla ne zaman karşılaşırsak devlete faşist ne zaman “demokratik” uygulamalarla yüz yüze gelirsek de demokrasiden bahsetme gibi bir alışkanlığa sahip oluruz.

Değiştirmeyi amaçladığımız dünyayı gözlerken objektif olmalıyız. Şu bir gerçek ki dünyayı objektif olarak gözlemek yerine kafamızdakine uydurmaya çalışmak subjektivizmdir.

Gereksiz “çoçukluklarla” alabildiğine keskin olmaya çalışarak düşmana en gaddar nitelemelerle saldırmak sonra bu nitelemeleri insana kendinin uydurduğunu unutturur ve yarattığı değirmenlerle dövüştürür. Veya hakim sınıfların baskılarının en fazla olduğu yönetimlerinin, halkı en fazla “bilinçlendireceği” ve “çelişkilerin keskinleşeceği” zırvalarına ulaştırır.

Engels, tıpkı bir monarşide olduğu ‘kadar’ demokratik bir cumhuriyette de devletin bir sınıfın bir başka bir sınıfı baskı altında tutmasına yarayan bir makineden başka bir şey olduğunu söylerken bu sözleriyle asla,

Baskı biçiminin şöyle ya da böyle olmasının proletarya bakımından önem taşımadığını anlatmak istemez”1

Burada dikkat edeceğimiz esaslı iki ana olgu söz konusu: Birincisi, devletin son tahlilde bir baskı aracı olması. İkincisi ise proletaryanın mücadelesi açısından devletin biçimlerinin önemi. Sosyalistler genel olarak sınıf mücadelelerinden yanadırlar demek ve meseleyi burada bırakmak, soruna eksik eğilindiği için hatalı sonuçlara götürür. Çünkü tek başına sınıf mücadelesinden bahsetmek meseleyi eksik açıklamaktır. Sınıf mücadelesi unutulmamalıdır ki son tahlilde iktidarın ele geçirilmesine yöneliktir. Bu kavgada tercih mücadelenin en elverişli koşullar altında verilebilmesidir.

“Sınıf mücadelesinin ve sınıfları baskı altında tutmanın daha geniş, daha serbest, daha özgür bir biçimi, proletaryanın genel olarak sınıfların ortadan kalkması için yürüttüğü mücadeleyi önemli derecede kolaylaştırır.”2

Bu satırları okuyup ya revizyonistler gibi “aman dikkatli olalım”, “bir şeyler gelir” mantığıyla kolları kavuşturur oturur veya var olan özgürlükleri de içeren bir mücadele öneririz. Mücadele biçimi ve örgütlenme önerileri somut olgular üzerine yapılacak tespitler üzerinde yükselmelidir.

Kabaca nitelenirse, anlatmak istediğimiz sorunları çabuk ve kestirme yollarla çözüp, hemen “pratik” ve dolayısıyla palyatif önerilerle ortaya çıkmak proleter devrimciliği değil, bir başka şey olur. Tabii bu da Marksizmin “karmaşıklığı” içinde kaybolmak, “devrimci teori olmadan, devrimci hareket olmaz” ilkesi yerine, entelektüel tartışmalar içinde “kaybolmayı” getirmemelidir.

1 Devlet ve Devrim, Lenin, s.10

2 A.g.e s.110

Bugün Türkiye solunda “dün” olduğu gibi problem; örgütlenmedir. Solun dağınıklığının önlenmesi gruplara yeni grupların eklenmesinden kaçınma gereği üzerinde durmayı gerektirir. “Önce ayrılıkları saptayalım, sonra birlik olduğumuz noktalarda birleşiriz” anlayışının laçka bir biçimde yeni tekkelerin oluşturulmasının temeli haline getirilebilmesine seyirci kalınmamalıdır. İdeolojik mücadele yerine tam bir kör dövüşü hakimse eğer, oturup düşünmek zorundayız. Eğer işçi sınıfı çıkarı, sınıf çıkarı sözlerini sık sık söyleme gereği duyuyorsak, hangi çıkarların bizi yönlendirdiğine dikkat etmeliyiz. Tartışmaları teferruat üzerinde dolaştırıp, temel konuların bir yana konmasına seyirci kalamayız. Daha önce de belirttik, bugün sorun hareketin birliğini sağlamak ve partileşmek sorunudur diye. İki sene önce de herkesin teşhisi buydu. Bugün Türkiye’de bizim farkına varamadığımız (sol içinde) ne tür gelişmeler “ayrışma”yı, “saflaşma”yı, “netleşme”yi arttırıyor. Bir tek fark edebildiğimiz her grubun kendi içinde arınma telaşıdır. Biz bugün Türkiye’de Türkiye’nin sorunlarına cevap getirebileceklerin “Türkiye’ye özgü yolu” arayan insanlar arasından çıkabileceği ve başarıya ulaşabileceği kanısındayız. Bu anlayışımız nedeniyle kaba çizgilerle iki reçeteci anlayışın (Çin-Sovyet) dışındaki kümelenmelerin birliğinin sağlanmasını vurguluyoruz. Bu birliğin, bir takım ayrılık noktaları üzerine toprak atıp, görmezden gelerek sağlanmasının sadece harekete zararlı olacağı gerçeğini tespit etmemiz, ardından bunları abartmamızı da getirmemelidir. Birtakım nüanslar abartılıp, bir bardak su da fırtınalar kopartılırken, çok daha “kalın” çizgiler, çok daha “kalın” birtakım çıkarlar (hareketin) göz ardı edilmektedir. Özellikle bugün bizleri hareket ettirecek can alıcı ilke; “birlik için mücadele” olmalıdır.

Şu da unutulmamalıdır ki oturup birlik üzerine söyleşiler tertipleyerek birlik olunamaz. Söylenenlerin hayata geçirilmesinde karşılıklı güveni sağlayacak adımlar atılabilir. Bütün sorun özellikle bugün bu adımların atılabileceği ortamı, platformu yaratmaktır. Biz bu konuda üzerimize düşen görevleri yerine getirmeye hazırız. İstediğimiz bizim dışımızdakilerin de aynı tutarlılığı göstermeleridir.

Önümüzdeki devrim adımına biz (ülkemiz için) anti-emperyalist, anti-oligarşik demokratik halk devrimi diyoruz. Bu her şeyden önce ülkemizin değişik bir ifadeyle bağımlı kapitalist bir ülke olduğunun saptanmasıdır. Doğaldır ki böyle bir saptama bir başka soruyu; niçin sosyalist devrim değil? Sorusunu akla getiriyor.

Ülkemiz kapitalizmin serbestçe gelişemediği, emperyalist müdahalenin çarpıklığını içinde taşıyan kapitalist bir ülkedir. Daha önceleri aynı bağımlılığın saptanması, ülkemizin de yarı feodal olduğu belirlemesi sonucuna ulaştırıyordu bizleri. Zamanın en büyük tartışması, sloganımız “sosyalist Türkiye” mi yoksa “bağımsız Türkiye” mi olacaktı idi. Tabii genellikle niçin “bağımsız Türkiye” olacağı nedenleri abartılıyor ve sorun sınıfsal plandan ağırlıklı olarak ulusal platforma kaydırılıyor, “sosyalist Türkiye” sloganına sahip çıkanların ise Türkiye’yi bağımsız bir ülke gösterebilme çabalarına bürünüyordu.

Artık günümüzde sorun taraflarca adeta telif edildi (hala Türkiye’yi kafalarında ki formülasyonlara uydurmaya çalışanlar dışındakiler kastediliyor). Sloganlar şimdi Demokrasi, Bağımsızlık ve Sosyalizmin kullanılması şeklini alıyor. Şüphesiz sloganlar üzerinde durmak hem de ince eleyip sık dokumak zorunludur, programın, stratejinin genellikle en kısa ifadesidir sloganlar. Tabii sloganlar Türkiye’ye özgü yolda somut çalışmalarının ürünleri olmalıdır. En keskin (!) sloganlar, belki de atanların gayri ciddiliğinin en keskin ifadesidirler aynı zamanda. En keskin sloganlar anlayışı yerine, gerçek gereksinimlerin ifadesi olan sloganlara başvurmak en doğru yol ve tutumdur. Böyle bir tutum da sloganlarla neyi anlatmak istediğimizi, neyi amaçladığımızı belirginleştirmeyi gerektirir. Şimdi sloganlar arası kavgayı bir kör dövüşünden kurtarmak zorundayız. Bir yanıyla bu yapılanların ne için olduğunun da cevabı olacaktır.

Demokratik Devrim nedir? Demokratik Devrim’den ne anlıyoruz? Sorularına cevap verebilmek için Demokratik Devrim’den neleri amaçladığımızı belirlememiz gerekir. Nevi şahsına münhasır soyut bir demokratik devrim kimseye hiçbir şey anlatmayacaktır. Hele ülkemizde “devletin demokratikleştirilmesinden” bahsediliyor ve yine nevi şahsına münhasır “ileri demokratik devrimlerden” dem vurulabiliyorsa demokrasi mücadelesinden neyin anlaşılması gerektiğinin açıklığa kavuşturulması günümüzde her zamankinden fazla önem kazanmaktadır.

Burjuva Demokratik Devrim veya kısaca demokratik devrim, kısa ifadesiyle burjuvazinin ayak bağlarından, önünde ki engellerden sıyrılma mücadelesidir. Bu devrimle amaçlananlar feodalizmin temizlenmesi, kapitalizmin özgürce gelişebilmesinin koşullarının yaratılabilmesidir. Bunlara bağlı olarak da politik üst yapıda gerekli operasyonların tamamlanmasıdır; genel oy hakkı, parlamenter demokrasi, vb.

Artık proleter devrimlerinin gündeme girmesiyle burjuvazi devrimci atılganlığını yitirmiştir. Feodalizme karşı mücadele ederken bir yandan da kendisi için en büyük tehlike olan proletaryayı kollamaktadır “burjuvazi devrimci barutunu tüketmiştir.” Demokratik devrimin de başını proletarya çekmektedir.

Daha önceleri burjuvazinin yedeği olan köylülerin proletaryaya müttefik olarak kazanılabilmesi devrimin en önemli sorunudur. Lenin, Marks’ın 1848 Alman devrimiyle 1789 Fransız devriminin karşılaştırılmasından:

“1) Tamamlanmamış Alman ihtilali, tamamlanmış Fransız ihtilalinden, sadece genellikle, demokrasiye ihanet etmiş olması bakımından değil, özellikle köylülüğe de ihanet etmiş olması bakımından farklıdır. 2) Demokratik bir ihtilalin tam olarak gerçekleşmesinin temeli (şartı) bir hür köylüler sınıfının yaratılmasıdır. 3) Bu sınıfın yaratılması, feodal mükellefiyetlerin ortadan kaldırılması, feodalitenin yıkılması (demektir); ama bu, henüz sosyalist bir devrim (demek) değildir.

4) Köylüler burjuvazinin, yani köylüler olmazsa irtica karşısında güçsüz duruma düşen demokratik burjuvazinin en tabi müttefikidirler.”3

Tezlerine ulaşmaktadır. Ve 1905 Rusya’sı için Lenin değişikliğin sadece feodalite yerine toprak köleliğinden bahsetmek olacağını belirtir.

Artık Lenin, demokratik devrimin önderliğinin burjuvaziye bırakılmasına şiddetle karşıdır. Devrimin işçilerin önderliğinde, köylülerle ittifakının güçlendirilerek yapılabileceğini ileri sürüyordur. Bolşevikler Çar’la uzlaşan liberal burjuvazinin tecritinden yanaydılar. Menşevikler ise madem önümüzdeki devrim demokratik devrimdir, buna proletarya değil burjuvazi önderlik etmeli ve işçiler köylülerle değil, liberal burjuvaziyle ittifak yapmalıdırlar tezini savunuyorlardı.

Burada da mesele, Marksizmin lafızlarıyla uğraşma yerine, Marksizmin kavranması ve dünyanın değiştirilmesi için kavranılması meselesidir. Çünkü yine Lenin:

“Bütün halkın ve özellikle köylülüğün başında, tam özgürlük, tutarlı bir demokratik devrim ve bir cumhuriyet için! Bütün emekçiler ve sömürülenlerin başında sosyalizm için!”4 diyordu.

Bu perspektif, demokratik devrimle, sosyalist devrim arasında yeni bir ilişki kuruyordu.

“Demokratik devrimden, derhal ve gücümüze, sınıf bilincine varmış ve örgütlenmiş proletaryanın güç derecesine tamamen uygun bir şekilde sosyalist devrime geçmeye koyulacağız. Biz kesintisiz devrimden yanayız. Yarı yolda durmayacağız.”5

Bu düşünceleri, Marks’ın kesintisiz devrim tezinin geliştirilmesi sonucudur. Bu, devrimci köylü hareketiyle proletarya hareketinin birleştirilmesini ön görüyordu. Lenin buna proleter devrimi için gerekli olan, proletaryanın, şehirlerin ve köylerin yarı proleter unsurlarıyla ittifakının zorunluluğunu ekledi. Demokratik devrim burjuva sosyo-ekonomik ilişkiler çerçevesi dışına çıkmayacağı halde, eğer kesin zaferi amaçlıyorsa “proletarya ve köylülüğün itilacı demokratik diktatörlüğü” olmalıdır.

3 İki Taktik, Lenin, s.189

4 SBKP(B) Tarihi, s.101

5 a.g.e s.101

Len’in deyimiyle “başka hiçbir kimse çarlık üzerinde kesin bir zafer kazanamaz.” Böyle bir zaferin işçi ve köylülerin diktatörlüğünü gerektirmesinin nedeni: Atılacak adımlara, proletarya ve köylülük için gerekli kazanımların sağlana bilmesi için büyük burjuvazinin ve çarlığın direnişlerinin önlene bilmesi için bir başka yolun olmamasıdır. Diktatörlüğe başvurmadan, karşı devrimcilerin direncini kırabilmek mümkün değildir. Bütün bunlara karşı bu diktatörlük demokratik bir diktatörlüktür ve burjuva karakter taşıyacak bir takım ara aşamalardan geçmeden kapitalizmin temellerine dokunmayacaktır. Bunun dışında yapılabilecekler köklü bir toprak reformu, cumhuriyetin ilanı “Asya despotizminin” kalıntılarının temizlenmesi ve işçilerinin hayat düzeylerini düzeltmeye yönelik önlemler olacaktır.

“Ancak proletarya, tutarlı bir demokrasi savaşçısı olabilir.” diyordu Lenin.

“Proletaryanın muzaffer bir demokrasi savaşçısı olması ise ancak köylü kitlelerinin onun devrimci mücadelesine katılması ile mümkündür.”6

Günün koşulları içinde devrimci atılımları güçlü proletarya hareketi tehdidi altında, en kısa zamanda çarla uzlaşmaya dönüşen burjuvazinin önderliğini savunan Menşeviklere karşı, Bolşevikler tek tutarlı demokrasi savaşçısı olarak proletaryayı görüyor ve demokratik devrimi proletarya devrimin önderliğinde olmasını ve kalıcı zaferlerin ancak bu önderlikle kazanıla bileceğini savunuyorlardı. Hayatı gerçekleri devrimin kesintisizliğini savunan Lenin ve Bolşevikleri haklı çıkarmıştır.

Daha önce belirtmiştik, mekanik “bağımsızlık” ve “sosyalizm” tartışmalarını. Aslında kavranamayan devrimin kesintisizliğidir. Demokratik devrimle, sosyalist devrim arasına “Çin setti” çekme anlayışı ardından, anlamsız tartışmalar getiriyordu. Tabii bu tartışmaların giderek mekanikleşmesi ve birtakım formüllerin savaşı durumuna düşürülmesi de yine, Marksizm’in dogma olarak kavranması yerine hayatın canlı pratiğinden çıkan ve yaratıcı bir biçimde tekrar hayata uygulanması gereken bir teori olarak kavranılmasının sonucuydu.

Burada en fazla etkilenilen milli demokratik teorisini mekanik bir biçimde kavranması ve ona Türkiye’yi uydurmaya çalışma anlayışı üzerinde durma gereği duymuyoruz. Yalnız geçmişin bu tür etkilenmelerini sık sık hatırlatmak ve hatırlatmak zorundayız. Bugün de değişik biçimleri bürünse de aynı hazır elbisecilik devam etmektedir.

Çin’in somut koşullarının, somut bir değerlendirilmesi sonucu, zayıf yarı-sömürge ve yarı-feodal Çin için ön görülen demokratik devrim için Mao:

“Bir yazının ancak ilk yarısı bitirildikten sonra ikinci yarısı yazılabilir. Demokratik devrimin azimli önderliği, sosyalizmin zaferi için bir ön koşuludur.”7 Diyordu. Bu ifade aynı zamanda, devrimin kesintisizliğinin en bariz bir şekilde açıklanmasıdır.

Çin toplumunun doğası sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal olarak nitelenince, doğal olarak Çin devriminin düşmanları emperyalizm ve feodalizm, emperyalist ülkelerin burjuvazisi ve Çin’deki toprak ağaları olarak saptanmıştır. Somut durumlara göre, örneğin devrimcilerin müttefiki olan burjuvazinin emperyalizmle iş birliği, devrimin düşmanları arasına dahil edilmesini getiriyordu. Yani Çin devriminin hedeflerini sadece emperyalistler ve feodaller olarak görmek hatalıydı, aynı zamanda bu güçlerle birleşen “burjuva gericileri de” düşman kampın içinde mütalaa etmek gerekiyordu.

Çin devriminin hedeflerine bağımlı olarak görevleri de feodalizmin tasfiyesi ve emperyalizmi ülkeden kovmaktı. Fakat bu iki görev birbirinden bağımsız ele alınamaz, çünkü emperyalizmin baskısı kırılmadıkça toprak ağalarının baskısına son verebilmek mümkün değildir. Ve yine feodalitenin

6 A.g.e. s.94

7 Yaşasın Halk Savaşının Zaferi, Lin Piao, s.16

temizlenmesi gereği gerçeğini göz ardı etmek, emperyalizme karşı -ki ayaklarını feodallere dayamıştır- tutarlı bir mücadele sürdürme olanağını ortadan kaldırır.

“Çin devrimi (…) genel olarak kapitalizmi ve kapitalist özel mülkiyeti değil, emperyalizmi ve feodalizmi hedef almaktadır. Bütün bunlar doğru olduğuna göre, bu günkü dönemde Çin devriminin niteliği proleter-sosyalist değil, burjuva demokratiktir.”8

Böyle bir devrim:

“Siyasi olarak, devrimci sınıfların, emperyalistler, hainler ve gericiler üzerinde ortak diktatörlüğü için mücadele eder ve Çin toplumunun burjuva diktatörlüğü altındaki bir toplum haline gelmesine karşı çıkar.”9

Ülkemizde baş çelişki oligarşi ile halklarımız arasındadır. Ülkemizdeki diğer çelişkilerin (tali) çözümü bu baş çelişkinin çözümüne bağlıdır. Oligarşi ile anlatmak istediğimiz her şeyden önce emperyalizme bağımlı kapitalizmin çarpık gelişiminin ürünü tekelci burjuvazi ile, büyük toprak sahiplerinin ittifakıdır. Oligarşiye karşı mücadele veren demokratik halk devrimimizin güçleri başta modern sanayi proletaryası olmak üzere tarım proleterleri, yoksul köylülük, kır ve şehir küçük burjuvazisi ile orta tabakaların bir kesimidir.

Bugün emperyalizme karşı mücadelemiz ağırlıklı olarak sınıfsal planda cereyan etmektedir, bu görünüm bir anlamda da emperyalizmin işgalinin gizli olmasının gereğidir. Demokratik devrim kavgamızı esas olarak belirleyen Türkiye’nin bağımsızlığı mücadelesidir. Yalnız Türkiye’nin bağımsızlığı, önceden belirttiğimiz gibi işçi sınıf ve müttefiklerinin başarısından ayrı düşünülemez. Zaten demokratik devrim bir anlamda da çarpık ve güdümlü kapitalist yapının gereğidir. Günümüzde, kapitalizmin serbestçe geliştiği metropollerde (kapitalist-emperyalist) “ileri demokratik toplumdan, devrimden” söz etmek devrimden vebadan korkmak gibi bir korkunun ürünüdür. Metropollerde devrimci adım sosyalizmdir. Ülkemizdeki anti-oligarşik halk devrimini ise Çin’deki milli demokratik devrim ile özdeş tutmak (Çin ve Türkiye sosyo-ekonomik yapıları farklı ülkelerdir) ülkemizde kapitalizmi geliştirmeye çalışmak demektir. Muhteva itibariyle ülkemizdeki devrimci adım Çin’den oldukça farklıdır. Çin yarı-sömürge ve yarı-feodal bir ülke idi. Türkiye ise yarı-sömürge çarpık kapitalist bir ülkedir ve bu nedenle önündeki devrim anti-oligarşik bir devrimdir.

Niçin anti-oligarşik bir devrimdir?

Serbest rekabetçi dönemde devlet, baskıcı karakteriyle genellikle işçi sınıfıyla olan ilişkilerinde tezahür ediyordu. Ve devlet iktisadi hayata “Laisses-faire” koşulları içinde müdahale etmiyordu. Fakat son tahlilde devlet kapitalistlerin devleti, yani bir sınıf devletiydi. Üretimin ve sermayenin temerküzü ile birlikte serbest rekabetçi kapitalizmden tekelci kapitalizme dönüşünü izleriz. Ve artık iktisadi alanındaki tekel bu tür iktidar ile yetinmez, siyasi iktidar ile bunu tamamlamak durumundadır. Bu gelişimin sonucunda da serbest rekabetçi dönemin aksine tekelci kapitalist devlet iktisadi alana daha fazla müdahaleci bir karakter taşır. Müdahaleleri ile devlet tekelcilerin karlarını arttırır ve yen tekel karları yaratırken tekel dışındakilerin karlarını düşürür. Bu gelişim kapitalist devlette temelden değişiklikler yaratır. Bu müdahalelerle tekelci burjuvaziye sağlanan aşırı karlar, oligarşinin müdahalesinin daha da artmasını ve kontrolü daha sıkı bir biçimde elde tutmasını getirir. Günümüzün devleti daha çok tekelcilerin devleti olur. Tekelciler dışındakilerin temsili, tekellerin karlarına set vurup vurmadıkları ölçülerdedir ancak. “tekelciliğin gericiliğe tekabül etmesi” gerçeği burada, devletin, tekeller dışında herkes üzerinde bir baskı aracı haline gelmesidir.

Bu çerçeve içinde günümüzde sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesiyle yani tekelleşmeyle, siyasal yapıda köklü değişikliklere müncer olmaktadır. Yürütme organı güçlendirilmekte, bu girişimle yürütmenin denetim mekanizmalarından arındırılmasına çalışılmaktadır.

8 Seçme Eserler, Mao, cilt 2, s. 326

9 A.g.e. s. 326

Marks, “Çağdaş devletin yürütme gücü bütün burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir” diyor. Günümüzde artık, rahatlıkla “Çağdaş devletin yürütme gücü oligarşinin işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir” diyebiliriz.

Daha önce de belirtmiştik, demokratik devrimimiz, aynı zamanda, ülkemizin çarpık gelişiminin saptanmasıdır. Emperyalizme bağımlı tekelci kapitalistler ülkemizi tek başlarına yönetememekte, pre-kapitalist unsurlarla yönetimi paylaşmaktadırlar. Demokratik devrimimiz, bağımsızlıkçı anti- kapitalist bir muhteva taşımakla birlikte kapitalizmin çarpıklığının da bir anlamda ifadesi olan feodal kalıntıların da (emperyalizmin sağlam dayanaklarından olan) temizlenmesini sağlayacaktır. Demokratik anti-oligarşik devrimimizin amacı: Devletin parçalanması ve halk diktatörlüğünün kurulmasıdır. Oysa, bu konuda, yazının başında da belirttiğimiz ilginç çarpıtmalara yer vermeden geçmek mümkün değildir.

TKP’nin programında “savaş ödevi” başlıklı kısmında:

“Partinin uzak amacı Türkiye’de sosyalizmi kurmaktır. Ancak sosyalist bir devrim sonucunda temel üretim araçlarının kamulaştırılmasıyla, burjuva devlet mekanizmasının baştan aşağı yıkılmasıyla, proletarya egemenliğinin, emperyalizmin, burjuvazinin saldırılarına karşı proletarya diktatoryasının, sosyalist demokrasisinin kurulmasıyladır ki, Türkiye ve halkımızla her türlü sömürü ve zorbalık biçimlerinden kurtulabilir.”

Programda daha öncede yakın amaç olan “ileri demokratik devrim” den söz edilmektedir. TKP’nin “demokrasi savaşını” bütün açıklığıyla programında yansımaktadır. Önce sıkı bir “demokrasi savaşımı” ve “ana devrimci güç olan işçi sınıfının öncülüğünde köy emekçilerinin geniş orta tabakalarının, devrimci aydın ve gençliğin savaş ve eylem birliği ile, ileri demokratik devrim düzeyine” varılacaktır. Daha ilerde bu “ileri demokratik devrim” den sonra “burjuva devlet mekanizmasının baştan aşağı yıkılmasıyla, proletarya egemenliğinin, emperyalizmi, burjuvazinin saldırılarına karşı proletarya diktatoryası” kurulacaktır.

Belli ki bahsedilen “ileri demokratik devrimin” devrimle, pek ilgisi yoktur. Ve TKP “demokrasi savaşımını” karma karışık etmiştir. Zaten TKP’nin “demokrasi savaşımı” TKP’ye konan yasağın kaldırılmasıyla özdeştir. Sanki o yasak, başkalarına yokmuş gibi…

Emperyalizm-mali sermaye çağı, dev kapitalist tekeller çağı, tekelci kapitalizmin büyüme yoluyla tekelci devlet kapitalizmi haline dönüştüğü çağ-meşruti ülkelerde olduğu kadar, en özgür cumhuriyetlerde, daha özel bir biçimde, “devlet makinesinin” olağan üstü güçlendiğini, bürokratik ve askeri aygıtının proletaryanın artan bir ezilmesiyle bağlılık halinde, görünmemiş biçimde genişlediğini gösteriyor.

“Bugün, dünya tarihi, hiç şüphe yok ki, 1852’ de olduğundan çok daha geniş bir ölçüde, devlet makinesinin “parçalanması” ereğiyle, proleter devrimci “bütün güçleri toplamasına” doğru gidiyor.”10

Günümüzde hangi olgular acaba, TKP’ye has usullerle “çaktırmadan” “ileri demokratik devrimi” gerçekleştirme olanaklarını ortaya çıkarıyor? Şili deneyimi mi? Yoksa muzaffer Vietnam, Kamboçya, Angola devrimleri mi?

Yine ülkemizde “demokrasi savaşımında” TKP ile yarış eden “sosyalist partilerden” TİP de ilginç analizler yapıyor:

“…bilim ve teknikteki gelişmeler sonucu üretim sürecinin geçmiş toplum biçimlerine göre çok daha karmaşıklaşması, kapitalist sistemin toplumsal eşitlik ve demokrasiye son derece sınırlı ölçülerde de olsa bir yer tanımasını zorunlu kılar.”11

10 Devlet ve Devrim, Lenin, s. 44.

11 Çark Başak, sayı 4, s. 4

Neden? Sorusuna hiçbir aklı başında kişinin cevap verebilmesi mümkün değildir. Peki biz “tekelin gericiliğe tekabül etmesinden” ne anlıyoruz?

Lenin ne kadar farklı şeyler söylüyor:

“Emperyalizm hem dış hem de iç siyasette demokrasiyi yıkmaya doğru, gericiliğe doğru mücadele eder. Bu anlamda emperyalizm söz götürmez biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin “inkarı”dır, onun taleplerinden sadece bir tanesinin, ulusların kendi kaderini tayin etmenin değil.12

Bizim burjuva demokratik hak ve özgürlükler için mücadele etmemiz çok doğaldır. Ve özellikle günümüzde bu mücadele önem kazanmaktadır. Yalnız “kapitalist sistemin (bilimdeki ve teknikteki gelişmeler nedeniyle) toplumsal eşitlik ve demokrasiye yer tanımasının zorunluluğunu” bir türlü kavrayamıyoruz.

TİP’in bir türlü kavrayamadığı sorun demokrasinin sınıfsallığıdır. Örneğin: Köleci toplumlardaki demokratik cumhuriyetlerde görülen; köle sahiplerinin tamamı (aristokratik cumhuriyetten farklı olarak) tarafından seçilen bir organ yoluyla devletin yönetimi söz konusudur. Köleler insan yerine konulmazlar. Burjuva toplumlarda demokratik cumhuriyette ise biçimsel de olsa seçimlere “bütün toplum” katılmaktadır. Aslında son tahlilde köleci devletteki demokratik cumhuriyet de burjuva devletteki demokratik cumhuriyet de aynıdır: İkisi de sömürücü farklı iki sınıfın devlet biçimidir. Şöyle bir farklılık koymak durumu daha da açıklığa kavuşturacaktır. Köleci toplumda köle, köle sahibinindir ve bunun tartışması yapılamaz. Durum son derece açıktır. Burjuva toplumda ise işçi emeğinin “sahibidir” ve onu “özgürce” kullanabilir.

“Köleci düzende kölenin kendisi için yaptığı iş, mülkiyet ilişkisiyle, kapitalist düzende ücretli işçinin karşılığını almadan bedava olarak yaptığı iş, para ilişkisi ile gözlerden gizlenir.”13

Burjuva toplumunun “bilim ve teknikteki gelişmeler sonucu üretim sürecinin geçmiş toplum biçimlerine göre çok daha karmaşıklaşması”na karşın, burjuva demokrasisi, kölecilerin demokrasisi, gibi sınıf demokrasisidir. Bir marksist şunu sormayı asla unutmaz;

“Hangi sınıf için?” Herkes bilir ki, eski çağlarda köleler arasında çıkan ayaklanmalar eski çağ devletin tekamülünün, devletin gelişmesinin neticesi ortaya koyuveriyordu. Bu diktatörlük köle sahipleri arasındaki ve onlar için olan demokrasiyi ortadan kardırdı mı? Kardırmadığını herkes biliyor.”14

Burjuva devrimleri devleti en olgun hale getirdi. Zaten toplumların gelişimi bir anlamda sömürünün ve devletin tekamülüdür. Devletin gelişmesinin neticesi ise kendisini koruyacak araçları karmaşıklaştırıp, olgunlaştırmasıdır; başlıca unsurları olan bürokrasi ve militarizmin geliştirilmesidir.

“…proletaryanın devrimci diktatörlüğü burjuvaziye karşı zor kullanmaktır. Böyle bir zorun gerekliliği Marks ev Engels’in tekrar tekrar ayrıntılarıyla açıkladıkları gibi (özellikle Fransa’da İç Savaş adlı kitapta ve bunun ön sözünde) militarizm ve bürokrasinin var oluşundan dolayı önemlidir.”15

Anti-oligarşik devrimimizin bağımsızlık kavgası, devrimin demokratik muhtevasını belirleyen esas unsurdur. Daha önceleri gördük ki Çin’de demokratik devrimin esas muhtevası feodalitenin temizlenmesidir. Bizim devrimimizde ise feodal kalıntıların temizlenmesi izafi olarak daha tali bir unsurdur.

Demokratik bir devrim için, demokrasi için mücadelemiz sosyalizme giden yolda bir mücadeledir ve sosyalist devrime tabi bir mücadeledir. Demokratik devrimin getireceği demokrasi büyük halk

12 Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, Lenin, s. 27

13 Marx-Engels, Lenin’de Devlet Kuramı, Stanley Moore, s. 83

14 Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, Lenin, s. 101

15 A.g.e. s. 90

yığınları içindir, sömürenler ve ezenler devrimle yıkılır, demokrasi dışında bırakılırlar. Demokratik devrim sonucu kurulan diktatörlük halkın diktatörlüğüdür.

Demokratik devrim için mücadelemiz bir anlamda da burjuva demokratik özgürlüklerin kazanılması neticesini verecektir. Fakat bizim demokratik devrim mücadelemiz esas olarak iktidara yönelik bir mücadeledir, bu amaç için verdiğimiz kavga tek tek burjuva demokratik mevzilerini de ele geçirilmesini getirecektir. Fakat hiçbir zaman esas hedef burjuva demokratik özgürlükler değil, devrim hedefine yönelik kavganın kazanımlarıdır. Ve bu tür kazanımlar devrimci kavgamızın yan ürünleridir.

Bütün bunlarla anlatmak istediğimiz demokrasi kavgamızın salt bir iki kanın maddesi değişikliğine indirgenmesine karşı olduğumuzdur. Yoksa proletaryanın siyasi özgürlüklerini kazanma gereğini küçümsemiyoruz.

“Proletarya siyasi hürriyete muhtaç olduğunu her zaman sezgisiyle kavramış ve bu hürriyet her ne kadar burjuvaziyi güçlendirmiş ve doğrudan doğruya onun örgütlenmesine yaramışsa da kendisinin buna herkesten çok muhtaç olduğunu hissetmiştir.”16

Bugün özellikle belirtmeden geçmememiz gereken konu demokrasi kavgamızın bir parçası olan anti-faşist mücadeledir. Bu kavga, bir yanıyla faşizmin geriletilmesi kavgasıdır, faşizme karşı birleştirilebilecek bütün güçlerin aktif mücadeleye sokulabilme kavgasıdır. Faşizmin ortadan kaldırılabilmesi, son tahlilde, devrim sorunudur ve kapitalizim ortadan kaldırılmasını gerektirir. Yalnız bu sorunu böyle koymak, mevcut çerçevede faşizmin gerileteceği gerçeğini bize unutturmamalıdır. Biz faşizmin faşizmin gerilemesi ve burjuva demokratik özgürlüklerin genişletilmesi mücadelesini, burjuvazinin gerçek yüzünü teşhir etmek ve kitlelerin devrim için hazırlanması amacıyla istiyoruz.

“Biz burjuvaya dedik ki; siz sömürücüler ve iki yüzlüleri, ezilen insanların politikaya katılmasını önlemek için her adımda binlerce barikat kurarken, demokrasi üzerine konuşuyorsunuz. Sözünüze inanmıyoruz ve bu insanların çıkarı uğruna siz sömürücüleri devirmek için, halkın devrime hazırlanması amacıyla burjuva demokrasinizin yaygınlaşmasını istiyoruz.”17

Yeri gelmişken belirtelim, bizim gibi ülkelerde demokrasi mücadelesi başka bir şeydir, metropollerde bu mücadeleden bahsetmek başka bir şeydir. Bu mücadelelerin muhtevaları itibariyle metropollerde kazanılmış birtakım mevzilerin kaybedilmemesi söz konusudur ve işçi sınıfının önündeki devrim adımı sosyalist devrimdir. Oysa bizim gibi ülkelerdeki kapitalizmin serbestçe gelişip burjuva demokratik devrimlerin tamamlanamadığı, bu nedenle de proletaryanın önündeki hedefin demokratik devrim olduğu ülkelerde- durum, oldukça farklıdır. Proletaryanın mücadelesini “özgürce” verebileceği bir ortam bu tür ülkelerin yapısı itibariyle (sömürülen ülkelerdir, emperyalist ülkelerdeki gibi, işçi sınıfının yozlaştırılmasının olanakları daha azdır, işçi sınıfı aristokrasisi yaratacak paylardan bahsedilemez) intiharları demektir. Bu yaklaşımla bu farklılık aynı zamanda, metropollerdeki işçi sınıfının omuzlayacağı görevlerin farklılığını da belirtmektedir.

Sosyalist hareketin geçmişinde eleştirmesi gereken en önemli noktalardan biri ulusal sorunun, Türkiye özgülünde de Kürt ulusunun görmezden gelinmesidir. Bu konuya ilişkin Kurtuluş’un 2. Sayısındaki “Türkiye’de Ulusal Sorun Üzerine” başlıklı yazıda şunlar söylenmişti:

“Fakat ‘bizde Marks’ın devrim için gerekli gördüğü maddi koşullar henüz gerçekleşmemiştir’ diyerek görevin ‘burjuva iktidarının derinleştirilmesi’ olduğunu savunanların ve bunu ‘Kemalistlerden’ bekleyenlerin Kürt sorununa yaklaşımlarının da tutarsız ve giderek şoven bir biçim alacağı apaçıktır. Üstelik Kürt ulusal hareketlerinin jenoside varan ırkçı uygulamalarla bastırılması, devrimci örgüt ve guruplara baskıyı da birlikte getirmesine rağmen, bu eğilim etkin bir şekilde süregelmiştir. 1971’lerde Kemalizm’i küçük burjuvazinin en sol kanadının milliyetçilik tabanında anti-emperyalist tavır alışı’ (bakınız: Kesintisiz Devrim, Mahir Çayan) olarak nitelendirmek o dönemin bir mirası olsa gerek…”

16 İki Taktik, Lenin, s. 150

17 Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s. 135

Ve yine Kurtuluş’un 1. Sayısında “Yol Ayrımı” başlıklı yazıda aynı konuya ilişkin şu tespitler yapılmıştı:

“Osmanlılık anlayışının yerini milliyetçilik alırken şovenliğe kadar -doğal olarak- uzanıyordu. Bu şovenliğin örnekleri cumhuriyet hükümetleri döneminde Kürt ulusal hareketine karşı uygulanan tedip ve zorla asimilasyon politikalarında açıkça görebilmekteyiz.”

Ülkemiz sosyalist hareketinde bugün olsun, geçmişinde olsun, demokratik mücadeleden bahsederken son derece demokratik bir hak olsun “ulusların kendi kaderini tayin hakkından” ne anlaşılması gerektiği üzerinde pek durulmamıştır, durulmamaktadır. Örneğin, kendine sosyalist diyen bir partinin yayın organında şu satırlara rastlanabilmektedir:

“Bütün Türkiye sathında süre gelen sömürü, faşist baskı Doğu Anadolu’da (abç) daha özel bir durum gösteriyor… Doğu Anadolu’daki halk kitleleri (abç) üzerinde faşist baskılar yoğunlaşıyor.” (“Irkçı Şoven Baskılar Geliştiriliyor” başlıklı yazıdan)18

Osa bunlar değil sosyalist, tutarlı bir demokratın bile edeceği laflar değildir. Burjuvazi eğer bir ulusun varlığını inkar ediyorsa bizim tavrımız da onlara paralel olmamalıdır.

“Kim ulusların ve dillerin eşitliğimi tanımıyor ve savunmuyorsa kim her türlü baskı ya da eşitsizliğe karşı savaşmıyorsa, o, Marksist değildir.”19

Özellikle, demokratik devrimimizin muhtevası itibarıyla feodal kalıntıların temizlenmesi ile ulusal sorun çakışmaktadır. Çünkü sosyo-ekonomik yapı itibariyle bugün bölgesel olarak en geri bıraktırılmış kesim, Türkiye’nin doğrusudur ve demokratik devrimimizin en önemli görevlerinden biri de ulusal sorunu çözüme ulaştırmasıdır. Yalnız bu sorunun proletarya hareketine tabi, enternasyonalizme tabi bir biçimde çözümünden yanayız.

“İlk önce ulusal görevler, ondan sonra proletaryanın görevleri, diyorlar burjuva milliyetleri (…) Biz her şeyden önce proletaryanın görevleri diyoruz, çünkü bu görevler sadece emeğin ve insanlığın sürekli ve hayati çıkarlarını karşılamakla kalmıyor ama aynı zamanda bunlar, demokrasinin çıkarlarına da uygun düşmektedir.”20

Hiçbir şey demokratik devrimimizin önünde duran en önemli görevlerden ulusal sorunu, yani Türkiye’de ağırlıklı olarak “Kürt ulusunun (ki ana dili ve edebiyatlarını kullanamayan) kendi kaderini tayin hakkı” sorununu gündeme getirmekten bizi alıkoymamalıdır.

Bugün Türkiye’de sosyalist hareketin önündeki acil görev partileşme ve programın yaratılması sorunudur. Biz bu perspektif ışığında demokratik devrimimizin başlıca görevlerinin emperyalizme bağımlılığın çözülmesi onun gericiliğinin sağlam dayanaklarından feodal kalıntıların temizlenmesi ve ulusal sorunu çözümlenmesidir, diyoruz.

KURTULUŞ

*Kurtuluş Sosyalist Dergi, Aralık 1976, sayı 7

18 Çark Başak, sayı 1, s. 6

19 Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Lenin, s. 20

20 A.g.e s.25

Trend